Uzun Zamandır Bu Anı Bekliyorum
Youtube kanalımın en önemli videolarından birini çekiyorum şu an. Yıllardır bu videoyu planlıyorum. Ama transkriptini planlama ya da hazırlık yapma anlamında planlamıyorum. Çekeceğim günü bekliyordum açıkçası. İşten güçten yoğunluktan anca şimdi fırsat bulduk. Evet arkadaşlar, şimdi işten güçtenden ziyade bir sebebi daha var, şu görmüş olduğunuz Canlandırılacak Köy kitabı anca bitti. Nasıl anca bitti? Çünkü not alarak okudum, notları bilgisayara aktardım, derledim yorumladım. Ve bütün bu yorumlamaları başta bu videoda konuşmayı düşünüyordum ama bu videoda konuşunca çok uzun olacak video, gereksiz uzun olacak. O yüzden açıklamaya eklediğim blog sitemin makalesine ulaştığınızda bütün yorumlamaları görebilirsiniz.
Neden Bu Videoyu Çektim? Neden Kırsalı Kalkındırmak İstiyorum?
00:00:40 Şimdi neyden bahsediyorum orada, tabii ki de Canlandırılacak Köy Kitabı, İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüleri’ni ve Türk eğitim sistemini, Osmanlı’nın son zamanlarındaki eğitim sistemini, işte Köy Enstitüsü zamanını anlattığı bir kitap. Buna nazaran ben de neden Köy Enstitüleri’ne düşkün olduğumu, neden kırsal kalkınma adı altında çeşitli çalışmalar yaptığımı, yüksek lisans tezimin neden kırsal kalkınmaya teknoloji adaptasyonu olduğunu, ve bu amaç doğrultusunda neden şu anda köy evimde olduğumu ve İstanbul’u, merkezi, metropolü, yurtdışını reddedip; burada, köyde bir hayat başlatıp çalışmalarımı burada devam ettirmeye neden karar verdiğimi size anlatacağım.
Köy Enstitüsü Etkisi
00:01:19 Şimdi arkadaşlar, iki sebebi var bunun. Birincisi, benim mezun olduğum lise Aydın Ortaklar Fen Lisesi. Aydın Ortaklar Fen Lisesi, eski bir köy enstitüsü. Ve ben bu liseye girdiğimde, Anadolu Öğretmen Lisesi’nden Fen Lisesi’ne yeni geçiş yapmıştı. Bu yüzden biz Anadolu Öğretmen kültürü ile, belli bir noktada da köy enstitüsü kültürü ile büyüdük. Ne demek bu? İş içinde öğrenme kültürü. Köy Enstitüsünün en bariz verdiği ilham, iş içinde öğrenme kültürüdür. Yani öğrenmeyi uygulamalı olarak yaptırır. Ve siz kendinizi sürekli bir iş içerisinde, bir etkinlik içerisinde, bir aktivite içerisinde görürsünüz. O yüzden Ortaklar’ın ilk zamanları özellikle, bizim için, Ortaklar’dan mezun olanlar için, Ortaklar Tozu Yutanlar için müthiş derecede keyifli anılara sahiptir. Yani, her günümüz farklı bir etkinlikle ve gerçekten anlamlı, çıktıları olan, bir yerlere dokunan etkinliklerle, aktivitelerde doluydu. Ve bunların sonucunda biz kendimizi olgunlaştırdık. Ben bilhassa asosyal bir çocukken Ortaklar sayesine herkesle konuşup binlerce kişiye konuşma yapabilecek kıvama geldim. Burada bu köy enstitüsünün modeli çok büyük. Şimdi köy enstitüleri tarihte zaten bu şekilde kurulup gelişen modeller. Yani öğrencilerin ayaklandırdığı, özverili öğretmenlerin gönüllü olduğu ve binaların, eğitim sistemlerinin, yapılanların, çalışmaların tamamen öğrenciler ve öğretmenler tarafından uygulandığı, işbirliği içerisinde yapıldığı bir sistem. Velhasıl bu sistemin işe yaradığını hem kendi çapımda, hem arkadaşlarımın çapında gördüğüm için ilham almaya lise yıllarında başladım.
Büyükşehir Sahteliği
00:02:48 İkinci sebebi ise metropolü gördüm. Şöyle ki, her şeyin metropolde olması benim canımı sıkan bir durum zaten. Bu önceki zamanlarda da benim bahsettiğim bir konu. İmkanların, ülke geneline yayılması gerektiğini savunuyorum. Yani, dijitalleşen bir dünyanın içerisindeyiz, ve dijitalin, internetin en büyük katkısı insanlara, her yerde her şeyi yapabilme özgürlüğünü tanımak. Şimdi burada bana şu tepkiyi koyacaklar vardır, “Sen Hakkari’ye gittin mi hiç? Orada bir köy okulunda bırak interneti, elektriği bile yok” dediğinizi duyar gibiyim. Şimdi bunlar, teknolojinin erişmesi gerektiği konusunda tartışma yapılacak konular. Benim bahsettiğim nokta, teknolojinin eriştiği yerlerde okuryazarlığı artırma konusu. Çünkü ikisi farklı dallar. Diğer dala zaten sonradan bakacağız. Hani ona da bakacağız, buna da bakacağız. Ben, teknolojinin eriştiği yerlerde kullanılmamasını eleştiriyorum. Eğer bu teknoloji belirli yerlere ulaşıyorsa, niye bunu kullanarak insanların metropollere gitmeden -uzaktan çalışma sistemiyle olabilir, kendi lokal işlerini, yerel işlerini teknolojiyle uzağa yayma olabilir, hizmet ihracatı olabilir, dışarıya açılma olabilir, kooperatiflerin bu yönde çalışması olabilir vesaire.- Bu detayları zaten ben tezimde ve blog yazılarımda bahsediyorum burada detaya inmeyeceğim. Bu imkanın olduğu noktada neden insanlar sürekli sürekli sürekli metropole taşınıyor? Şimdi ben arkadaki sertifikaları, işte bilgi birikimlerini yaka kartlarının çoğunu İstanbul sayesine aldım. Çünkü orada yetiştim, orada şu an öğrendiklerimin kaynağı olan insanlarla buluşabildim ve oradan beslenebildim. Ama beşinci senemin sonunda ben kendime şunu dedim: “Ben İstanbul’dan artık gitmeliyim.” Çünkü İstanbul veya herhangi bir metropol, çok büyüleyici bir şehir, büyük imkanları bana veren bir şehir vefasızlık etmek istemiyorum. Ama verirken alan bir şehir arkadaşlar. Yani İstanbul son zamanlarda sigaralaşmaya başladı: “kısa süreli bir mutluluk verip uzun süreli sizi tüketen bir şehir.” Yani bunun sorumlusu da İstanbul değil. Bunun sorumlusu, her şeyin İstanbul’da olmasına sebep veren sistem. Her şey İstanbul’da olduğu için ve herkes de bu konuşmayı yapacak kadar rahat olmadığı için yani, benim çünkü köye dönmemin şanslarından biri de işimin internette olmasıydı. Yani bilgisayarımın olduğu her yerden çalışabilmem aslında bir yandan şansım oldu. Bu şansa sahip olmayanlar mecburen gidiyor şehirlere, benim işte çözmeye çalıştığım nokta bu. Mecburen gitmemeniz için şehirlere bunun mücadelesini vermeye çalışıyorum. Çünkü şu noktaya evriliyor, özellikle son zamanlarda gördüğüm bir fotoğraf üzerine konuşacağım. Siz İstanbul’a gidiyorsunuz, bir işiniz var, maddiyat iyi, kazanç iyi ama çıktı ne? Yolda geçen beş saat mi? Altınızda Mercedes var, bu Mercedes’in hakkı günde dört beş saatlik bir trafik mi? Sürekli stres, sürekli kavgaların olduğu bir sosyal ortam mı ki, bunun üzerinden oluşan İstanbul merkezli bir Türkiye algısı da oluşuyor. Yani siz İstanbul’da gördüklerinizi sürekli Türkiye’ye atfediyorsunuz. Hani sürekli olay var, sürekli kaos var, sürekli kavga var ve Türkiye böyle. Hayır Türkiye İstanbul’dan ibaret değil. Yani Türkiye harika illere, harika yerlere sahiplik eden bir ülke, harika kültürleri olan, harika insanlıkları olan bir yer. Bir yandan karşı çıktığım nokta da bu aslında. Ülkede çok güzel yerler var ve çok harika lokal turizmler, lokal iş imkanları ve lokal büyüyecek yerler var, bunlar neden değerlendirilmiyor? İşte filler yüzmeye zorlanıyor, balıklar ağaca tırmanmaya çalışılıyor gibi bir eleştirim oluyor. Bu eğitim sistemi için de geçerli, sosyolojik yapıyla da alakalı bir eleştiri. Tabii hepsini yine tezimde inceliyor olacağım. Özetle benim dönme sebeplerim bunlar.
Sosyolojik Yapı ve Toplumsal Bozukluk
00:06:36 Bir sebep daha var aklıma gelen, sosyolojik yapı. Şimdi İstanbul tabii kurtlar sofrası arkadaşlar. Yani merkez olması gereken veya şu piyasada olması gereken bu tabii. Zor yani İstanbul zayıf insanlar için zor bir şehir. Tabii ben zayıf olduğum için dönmüş değilim. O noktaya gelmek istemediğim için döndüm. Çünkü bazen ve genelde aslında insanlık duygularını bırakman gereken bir şehir. Şimdi ben sürekli İstanbul diyorum ama ben orada yaşadığım için öyle diyorum hani bu herhangi bir metropol için geçerli olabilir, kalabalık yer için geçerli olabilir. Kaos yerleri için de geçerli olabilir yani bu İzmir merkez de olabilir, Ankara da olabilir, Paris de olabilir, New York da olabilir. Metafor olarak algılayabilirsiniz İstanbul kelimesini. Bu durumda sizin ahlak katmanınızı bırakmanız gerekiyor. Tamamiyle çıkar odaklı ilerlemeniz gerekiyor, stratejik ilerlemeniz gerekiyor ve satranç odaklı ilerlemeniz gerekiyor. Şimdi bu ne kadar doğru, ne kadar yanlış tartışılır bir nokta. Yani burada tabii ki de “bu çok insanlık dışı bir nokta” da diyemeyeceğim. Belki olması gereken budur, bunu savunanlar var çünkü arkadaşlar. Veya doğru bir şey de diyemeyeceğim, yanlış bir şey de diyemeyeceğim. Bunun kararı size kalmış. Ben bunu tercih etmek istemediğim için de döndüm. Ben işimi yapacağım, insanlarla muhatap olacağım, ticaretimi yapacağım tabii ki de. Burada belli başlı kurallar var. Ama gün sonunda benim o ne idüğü belirsiz tavuk dürümü yememem gerekiyor. Ya ben buna layık değilim veya sabah kalktığımda ben diğer apartmanın duvarına açılan pencereyi açmak istemiyorum. Çünkü ben bunları yaşadım. Bunlar hoş şeyler değil. Yani bu “ne demek istiyorsun buna zorunlu olan insanlar var!” diye karşıt yorumla gelmeyin. Bu olmaması gereken bir durum olduğundan bahsediyorum. Ve “senin dönecek bir köyün var” veya “senin köye dönmek için bir iş imkanın var” gibi de gelmeyin. Benim çözmeye çalıştığım nokta da bu. Ben sadece yazılımcıların dönebildiği şu aşamada sadece yazılımcılar değil, olabildiğince fazla sektör geriye dönebilsin diye çaba gösteriyorum zaten. Özellikle kooperatifler için çalışıyorum. Çünkü kooperatifler yerel noktada çok güçlü rol oynuyorlar. Buna tezimde değindim. Kooperatiflerin yapmış olduğu çalışmalarda birçok iş koluna iş imkanı çıkıyor. Yani burada pazarlamacılara, üreticilere, işte internet işiyle uğraşanlara, finans işiyle uğraşanlara ve bilimum mavi yaka işlerde çalışanlar için bir sürü iş imkanı doğmuş oluyor. Yeterki doğru teşvik, doğru iş doğru zamanda yapılsın. Bunun da nasıl yapılacağı konusunda zaten mevcut çalışmalarım var. Benim çabam bu yönde. Ben bu yüzden geldim. Yani bunu duvara açılan pencerede köy hasreti çekerek yapmak istemedim. Biliyorum ki birçok insan metropolde bunun sancısını yaşıyor zaten. Yani üst seviye bir insanla tanışmak için üç saat metrobüs çekip tavuk dürüm yemek marifet değil bence. Veya eksi ikinci katta yaşayıp akşam Beşiktaş’ta boğaza karşı bir kahve içmek de bir başarı değil. Bunların ben sahte dopamin veya geçiştirme olduğunu düşünenlerdenim. Asıl huzuru, uzun vadede gerçek insan aktiviteleri olduğunu düşünenlerdenim. Ayağın toprağa basması. Çok basit bir eylem arkadaşlar ama bu gerçek bir insan eylemidir. Anlatabiliyor muyum? Veya gerçekten bir insana yardım etmek. Bir insana değer üretmek. Bir insana etki etmek. Bu gerçekten bir insan eylemidir. Bu erken emekli olarak değerlendirilmemeli. Çünkü emekli olma hayali zaten insanın istediği bir şey ya, bu emekli olma hayalini biz neden erkene almayıp iş ve yaşam dengesini bir arada sürdüremiyoruz? Bunu sürdürdüğümüz zaman, sabah organik ürünlerle beslenip organik güneşin altında kuş cıvıltılarıyla uyanıp işe gidip veya evden çalışıp neyse artık, akşam geldiğimizde ateş yakabilme lüksü insana gerçekten huzur veren bir noktadır ve bunun kararını açıklamak gerekiyor.
Kırsalı Kalkındırma ve Teknoloji Adaptasyonu Misyonum
00:10:39 Velhasıl arkadaşlar benim bir hayalim var. Kırsala teknoloji adaptasyonu ile kırsal kalkınmayı sağlamak. Ve insanların tersine göç ile aslında Anadolu, Türkiye çapında çalışıyorum şu an. Kooperatifler ve okulların yardımıyla, yaptığı çalışmalarla nasıl etki üretilebilir? Nasıl bir kırsal kalkınma politikası izlenebilir? Bunun üzerine teorik araştırmalarım sürüyor şu an. Teorik araştırmalardan sonra, tezimi savunduktan sonra, umarım o gün geldiğinde, uygulamalı olarak çalışmalarım başlayacak ve pilot bölge olarak da tabii ki kendi köyümden başlamış olacağım. Bu yüzden aslında da bir yandan taşınmış oldum. Ve bana en büyük ilham kaynağını veren lisem ve arkada kitap kapak fotoğrafında gördüğünüz gibi, bu kitabı da mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum, bütün içerisine aldığım notları alıntıları da açıklama kısmındaki makaleye ekledim arkadaşlar. 10 sene sonra, 20 sene sonra yiyecek ekmek bulamayacağımız, susuzluk çekeceğimiz zamanlar gelmiş olacak. O zaman daha çok kıymete binecek kırsal. Bu yüzden kırsala önemi artırmanızı ve bunun için bir araştırma yapmanızı veya buna merak sarmanızı sizden rica edeceğim. Bu çok önemli bir konu. Neden kırsala taşındım? Bu yüzden, bu sebeplerden dolayı kırsala taşındım arkadaşlar. İzlediğiniz için teşekkür ederim. Beğenip abone olmayı unutmayın lütfen.
……………………………………………………………………………………
Şimdi kitaba geçelim. Kitaptan alıntıları aynen okuyacağım ve gerekli kısımları yorumlayacağım. [Canlandırılacak Köy]
Alıntı1 – XV.Sayfa – .. Amacı Avrupa’daki başlıca deneme okullarında uygulanan eğitim anlayışını yakından görmekti. Daha sonra bütünüyle kendi ülke gerçekleriyle yoğrulmuş köy enstitülerindeki iş eğitimi sisteminin düşünsel açıdan ilk temelleri bu geziyle atılacaktı.
İş İçinde Eğitim sloganı, hem bu kitabın, hem Tonguç’un misyonunun, hem de benim misyonumun özeti niteliğindedir.
Alıntı2 – XVI.Sayfa – 1935’te … ülkede mevcut 40 bin köyün 31 bininde okul yoktu. Durumun aciliyeti ortadaydı. Osmanlı’dan devralınan miras, bir insan enkazından ibaretti.
Alıntı3 – XVII.Sayfa – 17 Nisan’da ise 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası çıkartıldı. … Anadolu’nun her bölgesine yayılan bu kurumlar toplam 21 adetti ve faaliyet gösterdikleri 1940 – 1954 yılları arasında 17 bin köy öğretmeni yetiştirdiler. … 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti, Florida Üniversitesi’nden Dr. Kate Wofford’un raporu doğrultusunda Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’nin girişimiyle çıkartılan 6234 sayılı yasa gereği 27 Ocak 1954’te Köy Enstitüleri’ni kapattı. Tonguç ise kendi köşesine çekildi. Olup bitenler hakkında konuşmuyor, suskunluğunu koruyordu.
Alıntı4 – XIX.Sayfa – Siyasi kültür açısından Nutuk ne anlama geliyorsa, toplumsal kültür açısından Canlandırılacak Köy de aynı anlama gelir.
Bu söylem, Canlandırılacak Köy kitabının ne denli önemli olduğunu, demirbaş bir kitap olması gerektiğini vurgular. Yine aynı sayfada tam olarak alıntı olmasa da dikkat çeken kavramlar olarak “uygulamalı kırsal pedagoji” ve “Tolstoycu köy aydınlanması” kavramları öne çıkar.
Alıntı5 – XXI.Sayfa – Tonguç’un köy enstitüleri sisteminin merkezine yerleştirdiği temel ilke, “iş içinde eğitim”dir. … Anadolu insanı yüzyıllar boyunca hep el emeğiyle hayatını sürdürmeye çalışmış, zihinsel beceriyi yaptığı işe aktaramadığı için gündelik gerçekliklere sürekli yenik düşmüştür. Köylümüzün çiftçiye dönüşememesinin temel nedeni budur. Öte yandan el becerisinin kazandırdığı pratiklikten yoksun, yalnızca zihinsel emekle yaşayan insan tipi de Tonguç’a göre topluma yabancılaşmış, hayattan soyutlanarak tüketici bir kimliğe bütünmüştür. Geleneksel bürokrasimizi meydana getiren insan tipi işte bu yabancılaşmış tiptir.
Alıntı6 – 4.Sayfa – Devlet makinesi, emellerine hizmet ettikleri yabancı sermayeyi işletenlerle onların ellerinde bir kan emme cihazı haline gelmişti. İmparatorluk batıncaya kadar konaklarından çıkmayan bu sömürücü idare adamlarıyla emici münevverler, köşklerine her yağlıboya vurdurduklarına birkaç köyün battığının, kasabalarda asırlık çarşıların kapandığının, devletin çöktüğünün, içinde bulundukları alemin yıkılmakta olduğunun farkında bile değillerdi.
Alıntı7 – 9.Sayfa – Anadolu köylülerinin çoğu için eşkıya baskını, soygun, yol kesme gibi olaylar tabii bir hale gelmeye başlamıştı. Bunları önleyemeyen devlet, köylülere hiçbir şey vermiyor, buna mukabil onların ellerinden her şeyi, merhametsizce alıyordu.
Sayfaları karıştırırken 12.Sayfa’da “yüksek lisans konusu köy enstitüleri üzerine olabilir.” Notunu düşmüşüm. Bunun sebebi, hem misyonumu bulmam, hem de mezun olduğum lisenin eski bir köy enstitüsü olmasından dolayı olabilir.
Alıntı8 – 13.Sayfa – Kanları temiz, tarihsel meziyetleri eksilmemiş, fedakar Türkler, kurtuluş mücadelelerinin hepsinden galip ve muzaffer çıktılar, mukadderatı yendiler. Büyük, cesur ve ülkülü kumandanlarla kahramanlar sayesinde “Milletin makus talihi değişti.” Düşman kaçtı. Müstebit ve hilekar Osmanlı münevverleri maskelerini takınarak birer köşeye sindiler, yeni fırsatlar beklemeye başladılar. … Bundan sonra, onlar (gençler) için çalışılacaktı; bahtiyar olmanın sırları aranılacaktı; el ele, kalp kalbe, kafa kafaya verilerek tek bir vücut gibi yaşanılacak, saadet, bu gidişle bulunacaktı.
Alıntı9 – 15.Sayfa – Köylülerin bir asırdan beri solgunlaşan renkleri bakır kırmızısına dönüyordu.
Alıntı10 – 18.Sayfa – ..Onlar, köyün ne müthiş bir kuvvet ve ilham yatağı olduğunun farkında değillerdi. Kendileri şehir mekteplerinde yetiştirilmiş ve o muhitte terbiye edilmiş mütereddit, korkak, yorgun ve meşakkate tahammül edemeyen tipler oldukları için köylüleri de böyle, hatta daha kötü zannediyorlardı. Bu tip münevverler; hayatı kitap vasıtasıyla görmeyi öğrenmişlerdi. Hükümlerini, kararlarını, projelerini besleyen yegane kuvvet kitaplardan toplayabildikleri sahte, cilalı, cazibeli fakat köksüz malumattı. ..
Alıntı11 – 19.Sayfa – .. Medrese kapanmış, fakat müderrislerden bir kısmı başka namlara ve şekillere bürünerek faaliyete geçebilmişlerdi.
Alıntı12 – 20.Sayfa – Memleket işleri yalnız yazıp çizmekle, nutuklar vermekle yürütülemez. Köyün içine girmeli, oradaki yoksulluklar giderilinceye kadar bizim gibi onlara katlanmalı, köylünün başına üşüşen dertleri elbirliği ile ortadan kaldırmalı. Bizimle hem dert, hem de sevinç ortağı olmalı.
Alıntı13 – 21.Sayfa – Köylünün yarı münevverlere benzemesi onun da hayattan ve tabiattan korkan, çoğalmaktan çekinen, haksızlık karşısında sinen, yenemeyeceği hadiselerde zeka oyunlarına sapan, başkalarına dayanarak yaşamak isteyen, büyük şehirlere sığınmaktan zevk duyan, reelin zevkine varamadan fantaziler peşinde koşan bir insan haline gelmesi demekti.
Alıntı14 – 24.Sayfa – Köy imar edilmeyince memleketin bayındırlaşması mümkün olamaz. Köylü topraksız, aletsiz kalırsa sürünmeye mahkumdur. Milletin fukara kalmasının hakiki sebebi budur. Köy varlıklı olmazsa millet zengin olamaz.
Alıntı15 – 24-25 Sayfa – Her normal insanın yapılmasını isteyeceği ve tahakkuk ettirilmesinden zevk duyacağı bu işleri yapmak mecburiyetiyle karşılaşacak yeni nesiller; sadece kitabi mesaiye dayanarak vaz etmek, bu mevzuları komisyonlarda konuşmak, kağıda yazılmaktan daha ileri gitmeyen kararlar haline getirmek yolunu tutacak olurlarsa onları canlı bir hareketle gerçekleştirme alanına sevk etmek isteyenler, yenilmez direnmeler ve engellerle karşılaşırlar.
Alıntı16 – 25.Sayfa – Toprağı altın yapanların, steplere demirden yollar döşeyenlerin, dağları yaranların, çeliği ve demiri kalıba dökenlerin, motorla havalarda uçabilenlerin, mikroplarla savaşarak ölümü yenebilenlerin devrinde yaşayacak nesiller; sadece kitapta yer göstermesini bilen modern softaya, realite ile alakası bulunmayan mevzuları tekrarlayan geveze konferansçıya hiçbir sahada güvenmemelidir. Genç nesillerin, memleketin muhtaç olduğu hakiki aydınları ve işadamlarını yetiştireceği yerde, eline bir diploma vererek parazit gibi devletin sırtına yapışmak isteyen yarı münevveri yetiştiren formasyon müesseselerinin menfi rolleri üzerinde durmaları da lazımdır. Memlekette hakiki iktidar ve başarı tapınılacak bir kıymet haline gelmeli, aciz ve beceriksizlerden nefret edilmelidir. [yorum: o zaman da diplomalı işsizler çokmuş..]
Alıntı17 – 28.Sayfa – Bir milletin yenilmez kuvvetinin, harikalar yaratmaya en elverişli özünün, kabiliyetlerinin köy kaynağında olduğunu bilin!
Özetle, kitapla sınırlı kalmayın, realiteye inan, köylere gelin deniliyor. Köyler sürece dahil olmalı.
Alıntı18 – 29.Sayfa – Köyü anlayabilmek için tabiatı tanımak ve tabiat olaylarını onlarla doğrudan doğruya temasa gelerek kavramak lazımdır.
Alıntı19 – 30.Sayfa – .. Unsurlarını tabiat olayları ile köy motifleri teşkil etmeyen, buna rağmen Türk cemiyetiyle ilgilenmek isteyen fikir, hastalıklı ve temelsiz olmaya mahkumdur.
Alıntı20 – 31.Sayfa – .. köylü ile su ve toprak arasındaki münasebetleri de zerre zerre bilmek gerektir. Yatağı ve mezarı toprak olan bir insanın hayatını sadece devşirme sosyoloji nazariyeleriyle ifade etmeye çalışmak onun hayatında bir değişiklik yapamaz. Bunun ne demek olduğu, topraktan yataklarda gecelemek ve böyle gecelerde hudutsuz göklerde oynaşan yıldızların hareketlerini seyrede seyrede köyü oradaki yaşayışı düşünmek ve hülyalara dalmakla anlaşılır.
Alıntı21 – 33.Sayfa – .. Hiç vakit geçirmeden bilhassa sosyoloji ve felsefe bilimleriyle bezenmiş insanları bularak veya yetiştirerek, hatta icap ediyorsa bu maksatla yabancı memleketlerde bile önderler yetiştirerek köye rehber göndermek lazımdır. Onlar derhal köylülere, yaşamanın sırlarını, bir vatandaşın vazifelerini, hayatın zevkli taraflarını, düşünerek hareket etmeyi öğretmelidir. Aksi takdirde fertlerinin çoğunu köylüler teşkil eden bir cemiyetin yaşayabilmesi ilmen mümkün değildir. [yorum: şimdi de yapılabilir mi?]
Alıntı22 – 39.Sayfa – .. Bataklığı kurutmak, sıtmalıya kinin rejimi yaptırmak, trahomlunun gözüne ilaç damlatmak, okul binasını yaptırmak, yaralının yarasını sarmak, gebeye çocuğunu doğurtmak, pulluğun nasıl kullanılacağını veya tamir edileceğini öğretmek, bozuk köprüyü onarmak, ıslah edilmiş tohumu tarlaya saçmak, fidan dikerek onu büyütmek ve step köylüsünün (Dal) diye adlandırdığı ağacı, hakikaten ağaç haline getirmek, nazariyeci ulema taslaklarının işi değil kahraman teknisyenler ordusunun başaracağı işlerdir. Türk köyü şayet bazı münevverlerin dediği gibi kötürüm ise, bunların nasıl yapılacaklarını öğreten kahramanlardan mahrum kaldığı için kötürümdür. [yorum: Tonguç’un bahsettiği temel eğitimler, yaşamak 101 müfredatı gibi adeta..]
Genel olarak köyün içine girmenin önemi oldukça vurgulanıyor.
Alıntı23 – 45.Sayfa – .. Cumhuriyet’in halletmeye mecbur olduğu en büyük iş, toprak meselesidir. Bu iş düzenlenmedikçe, Türk halkını mesut bir hale getirmenin imkanı yoktur..
Alıntı24 – 46.Sayfa – .. Toprak davası gibi çözülmesi gereken milli meselelerden biri de balıkçılık işidir. ..
Alıntı25 – 48.Sayfa – .. Köylünün canı mesabesinde olan sulara temellük meselesi de tıpkı toprak işi gibi mutlaka devletin el koyarak halletmesi gereken milli davalarımızdandır. İşe yarayacak vasıf ve kuvvetteki hemen bütün sular, sömürücülerin elinde bir tahakküm vasıtası olarak kullanılır .. [yorum: susuz yaz filmi buna çok iyi örnektir. ]
Alıntı26 – 49.Sayfa – köylü tabiat işbirliğini bilinçli yapmak gerekiyor.
Alıntı27 – 50-51. Sayfa – Köylü, teşkilatlandırılmadıkça bir iş nizamına tabi tutulmadıkça, kuraklığın önüne geçemez, çekirge ve sel gibi felaketler karşısında aciz kalmaya mahkumdur. … müsait şartlar hazırlanmadıkça, yani köylerimizdeki küçük aile işletmelerini, teknik kabiliyeti ve kudreti istilzam eden tedbirlerle takviye etmeden makineleştirmeye girişmek imkansız ve sonu boş denebilecek bir didinmedir. ..
Alıntı28 – 52-53. Sayfa – O, bugün ihtiyaçlarını asgari hadde indirmeye mecbur kalmıştır. Mesaide ve teşkilatta birlik yapmak suretiyle müşkülleri yenmeye çalışmaya onun bir türlü aklı ermez. Erse bile takati yetmez. Her köylü iki tavukla on yumurta ve bir kilo yağını satmak, beş metre basma ile birkaç kilo tuzunu almak için eşeklerini veya katırlarını önüne katarak, kağnısını gıcırdatarak bizzat pazara iner. O, sevincini de, derdini de kolayca kimseye açmaz istemez. Açsa bile derdine çare bulacak şöyle dursun, ortak olacak kimse bile kolay kolay ele geçmez. Halka dayanmayan imparatorluk devri ricali, köylünün böyle tek başına kalışını cemiyet için tehlikeli saymamışlardır. Köy meselesinin çözülecek büyük düğümlerinden biri de bu teşkilatsız, teker teker iş gören insanları türlü maksatlara ve milli amaçlara göre teşkilatlandırmak, işbirlikleri içinde bugünkünden daha verimli kılarak çalıştırmaktır. …. Geçmiş devirlerdeki asayişsizlik yüzünden ahırla ev bir arada yapılmıştır. ….. fakat geçmişteki mütemadi savaşlar ve bakımsızlıklar yüzünden köylü ihtiyaçlarını asgari hadde indirmiştir.
Alıntı29 – 55.Sayfa – İç Pazar meselesi, türlü bölgelerin özellikleri göz önünde tutularak biraz detaylı bir şekilde incelenecek olursa, bize köy ekonomik hayatının hakiki çehresini daha keskin çizgilerle gösterecektir. Köylünün kendi hayatını, bağlı olduğu pazarı organize etmesi, fiyatların inip çıkmasına müessir olabilmesi de mümkün değildir.
Alıntı30 – 56.Sayfa – Bir anane halinde her çiftçinin aynı zamanda hayvan yetiştiricisi oluşu, memleket hesabına en büyük bahtiyarlık sayılabilir. Köylü her türlü sıkıntısını, son tedbir olarak hayvan satmakla giderir. Onun için köylü nazarında (malın) kıymeti pek büyüktür. [yorum: bu yüzdendir ki devrimizdeki yaşlıların mallarını sahiplenmesi bu yüzdendir.]
… Dış piyasalarla ilgili ihracat mahsulü yetiştirme işiyle doğrudan doğruya meşgul olan köylü, sıra bunu satmaya gelince menfaatlerinin büyük bir kısmını aradaki aracılara terk etmeye mecbur kalmaktadır. .. [yorum: biz bu sorunu orendabayindir.com ile çözmeye çalışmıştık, politik sebeplerden dolayı olmadı.] … çiftçilerimizin mühim bir kısmı borçlu ve krediye muhtaç bir haldedir.
Alıntı31 – 57.Sayfa – .. Orta Anadolu’da bir köylü ailesinin durumunu ekonomi bakımından inceleyen Veli Demiröz, bu denemesini V-VI sayılı Köy Enstitüleri dergisinde yayınlamıştır.
Alıntı32 – 58.Sayfa – Hasanoğlan ailelerinin yaşamasında en büyük rolü öküz, eşek ve tarla oynar. Bunlardan mahrum olan aile ölmüş demektir. .. Öküzü, eşeği olmayan veya satan 35 ailenin yiyeceği olmadığı, hatta birkaç gündür aç oldukları, Hasanoğlan Köy Enstitüsü idaresince tespit edilmiş ve öğrencilerden artan kırıntılar verilmek suretiyle beslenmişlerdir. Mart 1946. [İsmail Hakkı Tonguç’un dipnotu]
Alıntı33 – 62. Sayfa – .. Satılmış Biçer’in işletmesinde rant yok denecek kadar düşmüştür. Rant ve gelirin bu kadar düşük olması; sistemin bozukluğu ve iş vasıtalarının geriliğindendir. Biçer’ler, hayatlarını iki öküz, bir tahta sabanla orta zamandan kalma bir kağnıya bağlamaya mecburdur. Arazilerinin parçalı, uzak ve muhtelif semtlerde olması, gittikçe verimin düşmesi başka iş yapmaya zamanlarının kalmaması da katılarak günlük gelirleri 128 kuruşa düşürmüştür. Görülüyor ki Satılmış Biçer’in memleket ekonomisinde yarattığı kıymet pek küçüktür. Bu ayarlardaki aile Hasanoğlan’da yüzde 40’tır. Daha aşağıdakiler de katılırsa yüzde 70’e çıkar. Bu rakamlar Hasanoğlan’ın (hatta memleketin) fakirliğinin nereden geldiği hakkında bize bir ipucu verebilir. Böyle işletmelerin, kıymet yaratmaz, yarattığı kıymetin de, zati ihtiyacı bile karşılayamaz hale gelmesi daha birçok sosyal dertle ilgilidir. Şunu da söyleyeyim ki, Satılmış Biçer’e biraz daha arazi vermek, borçla bir pulluk temin etmek onun hayatında mühim bir değişiklik yapmayacaktır. Her biri bir gerçeği anlatan yukarıdaki satırlarda sıralanmış problemleri göz önünde tutmadan, ezbere işletilen bir eğitim teşkilatı köye ve köylü halka ne kazandıracaktır? Müspet değerler kazandırabileceğini söyleyebilecekler varsa ortaya çıkmalıdırlar. Köyde eğitim er veya geç bu çetin problemleri çözmeye yardım edebilecek bir karakter almaya mecburdur. Gerçek milli dilek budur.
Alıntı 34 – 63.Sayfa – .. Köylü ailesi; biyolojik, ekonomik ve sosyal fonksiyonu olan, büyük krizlere bile ses çıkarmaksızın harikulade bir şekilde mukavemet edebilen bir teşekküldür. .. Köyde en eski ve sosyal teşekkül ailedir. .. Ailenin canı annedir. O, çocuklarına bakar, onları yetiştirir, aile bireylerine yiyecek ve giyeceklerini hazırlar. Evi temizler, tertip ve tanzim eder. Hayvanlara bakar, tarla işlerine de yetişir. Doğurabildiği kadar çocuk doğurur. Onun bütün hayatı; iş, sevgi ve fedakarlık denilen kıymetlerle örülü geçer. Onun vazifesi erkeğinkinden daha sert ve çok cihetlidir.
Alıntı 35 – 64 – 65.Sayfa – Türk sosyal hayatının tarihini ancak köylü ananın hayatı yazıldığı gün anlamak mümkün olabilecektir. … Ülkümüz diri, canlı, eve ve ocağa bağlı, iş sever kızlar yetiştirmek olmalıdır. .. hayatı kahramanlıklar, başarılar, mücadelelerle geçer; işle o kadar yoğrulmuştur ki faaliyet onun mevcudiyetinin özü olmuştur. O, hayatı müddetince çalışır, iş başında doğar ve iş başında veya içinde ölür, gider. .. İşi tarlayı, yuvayı idare etmek, yetiştirmekte olanları terbiye etmek demektir. … Türk cemiyetini ve köy insanlarını birtakım kıymetlerle birlikte ayakta tutan biricik kuvvet ailedir. Onun için köyde aileyi teşkil eden fertler ona sıkı sıkıya sarılı ve bağlıdırlar. Son zamanlarda bazı köylerde bir kısım insnaların gayritabii şekillerde evlenip ayrılmaları yüzünden birtakım bedbahtlıklarla sık sık karşılaşımaktadır. ..
Alıntı 36 – 66.Sayfa – .. bu sosyal teşekkülün (köy cemaati) köylü gençlere ve yetişkinlere telkin ettiği başlıca kıymetler şunlardır: “Doğru ol, kimseyle yok yere dövüşme, büyükleri say, küçükleri ezme ve ezdirme, kumar oynama, başkalarının rızkına engel olma, hırsızlık yapma, iyi kimselerle düş kalk, misafirin hatırını kırma, boş gezme, iş yap, kadınlara sarkıntılık etme, fakirlere yardım et, üstüne farz olmayan lafı konuşma, harp olunca gönüllü git, memleketi düşman baskınından koru, öz adetlerini bırakma!” … “Türk kime derler?” … “Gidişatı gidişatımıza uygun olana derler…”
Alıntı 36 – 72.Sayfa – … Ninniler esasen diğer işleri arasında bunalmış Türk kadınının beşik başında nasıl bir haletiruhiye ile asırlarca kurbanlık çocuk yetiştirmeye çalıştığını anlatır.
Alıntı 37 – 74.Sayfa – Köy çocuğu ölebildiği kadar ölür. Bu boşluğu dolduran tek kuvvet köylü annedir. O, tükenmeyen bir kaynak gibidir. Onun için bütün bu hadiselere rağmen memlekette nüfus artışını köydeki anaya borçluyuz.
Alıntı 38 – 75.Sayfa – .. Büyük şehirlerin çocuklarına bin bir itina ile ve en modern vesaitten, müesseselerden istifade etmek suretiyle öğretilmeye çalışılan çoğu nazari bilgiler ile köy çocuklarının hayattan öğrendikleri bu değerli bilgiler mukayese edilecek olursa, milli kuvvetin ve eğitimin hangi noktada toplandığı kolayca anlaşılır.
Aşağıdaki alıntı, 2024 yılında altını çizdiğim önemli bir paragraf:
Alıntı 39 – 78. Sayfa – Bu karakterdeki insanların kendi muhitlerinden ayrılarak büsbütün başka şekillerdeki sosyal hadiselere göre yaşamakta olan insanlar arasında rol almaları ve bu hayata adapte olmaları çok güçtür. Bu sebeplerden dolayıdır ki kendi muhiti içinde bir kuvvet ve kıymet olan köylü, şehire gelince – buraya adapte oluncaya kadar aciz bir vaziyete düşer.
Alıntı 40 – 79.Sayfa – .. Renksiz, kaypak okuryazarlar bu meselelerin açıklanmasını istemezler.Onun için teşebbüs ettikleri bütün işlerde ana davaları bir tarafa bırakarak hayali problemler icat eder ve onları laf oyunlarıyla halletme yolunu tutarlar. Böylece milli meselelerin çözülmesi işini Osmanlı ricali gibi hep geciktirirler. Gerçekten korkmamak, onun üstüne erkekçe saldırmak lazımdır. Köyde ve şehirde oturan insanlar aralarında büyük farklar bulunmayan, bireyleri kütleleşmiş uluslar bahtiyar, canlı ve kuvvetli uluslardır.
Alıntı41 – 83.Sayfa – Köylü, hayatında değişiklik doğuran, faydasını gözle görmediği şeyleri teessürle karşılar; onun ruhu, basitliğe, yeknesaklığa mütemayildir. Ülküsü budur. Bunu evinin, elbiselerinin, ev eşyasının yapılışında; ona ait her şeyde ve bütün hareketlerde görmek mümkündür. Babadan, ecdattan kalma adetlerde değişiklik onu üzer, kızdırır, korkunç sonuçlar alan menfi hadiselere bile sevk edebilir. O, bir fayda görmedikçe, yaşamakta olduğu yeknesak hayat tarzını değiştirmekten çekinir ve korkar. Çünkü hayatı daimi surette başkalarının nezareti altındadır. ..
Alıntı42 – 85.Sayfa – .. Temellük edilen şeyi korumak, onu başkalarından kıskanmak köylülerin en mühim vasıflarını teşkil eder. [yorum: şu toprağı da alalım] .. kendisini birçok bakımdan hayatta emin hissedemeyen köy insanının dayanabildiği yegane kuvvet temellük edebildiği şeylerdir.
Alıntı43 – 86.Sayfa – Cumhuriyet’in en büyük işlerinden biri de bu tip insanı (ağa) yok etmeye çalışmasıdır. [yorum: erken cumhuriyette “ağa sorunu” mutlaka incelenmeli.]
Alıntı44 – 87.Sayfa – .. Para henüz birçok köyde, şehirlerdeki normal rolünü yapamaz. Şehirlerde kolayca ve rahatça beş kuruşa alınan bir okul defteri veya kalemi, köylerin çoğunda aynı kolaylıkla ve aynı kıymette bir parayla alınamaz. Bugünkü köyün ekonomik durumu bunu imkansız kılmaktadır. Köylerin mühim bir kısmında alışverişin önemli bir bölümü henüz eşya mübadelesi şeklindedir. Köylünün birçoğu nazarında kıymeti ve değeri olan para, altın paradır. Bu, hem bir süs vasıtası olarak kullanılır hem hayatın sıkıntılı safhalarıyla karşılaşınca onu gidermeye yarayan bir vasıta telakki edilir. [yorum: hala aynı.. ]
92.Sayfada eklediğim bir yorumda, köylünün sevinç karşısında yaptığı en büyük eğlence olarak düğünler ve gruplaşmalar belirtiliyor.
Alıntı45 – 92.Sayfa – Oğlunu ve kızını köy adetlerine uygun ve onları tamamen tatbik edebilecek şekilde bir düğün yaparak evlendirmek her köylünün idealidir. …
Alıntı46 – 94-95.Sayfa -.. Cenaze çıkan evlerde üzüntü ve teessürden birkaç gün yemek pişirilmediği için komşuları bu eve yemek gönderirler. .. [yorum: olması gereken bu. Ama şimdilerde cenaze evi misafirlere hizmet etmek zorunda bırakılıyor, ne acı.] … [kritik cümle ise şu: ] Hakiki köylü; duyan, hayatı yenmeye çalışan, kendi işine dayanarak yaşamak isteyen, faziletlerine güvenen, bazı sıkıntılarına rağmen hayatı seven, çoğalmak isteyen, hastalığı ve ölümü sağlık ve doğum gibi tabii gören, haksızlığa ve merhametsizliğe çok üzülen, savaşlarda harikulade bir şekilde düşmanla çarpışan, iyi idare edildiği takdirde her işi başarabilen bir insandır. … [empatisizlik örneği olarak da şu karşımıza çıkıyor: ] … Köye yabancı olanlar bu durumda bulunan köylülere “egoist”, cimri demiş ve “yüzü gülmeyen insan” damgasını basmak istemişlerdir.
Alıntı47 – Sayfa96 – [Atatürk’ün köylüye bakışı: ] Yedi asırdan beri cihanın dört köşesine sevk ederek kanlarını akıttığımız kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna mukabil daima tahkir, terzil ile mukabele ettiğimiz [karşılık verdiğimiz] ve bunca fedakarlıklarına ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık ve cebbarlıkla [zorbalıkla] uşak menzilesine indirmek istediğimiz bu asil sahibin huzurunda bugün ihtiramla hakiki vaziyetimizi alalım. [sonra Tonguç yorumlamaları devam ediyor ..: ] .. Cumhuriyetçi Türk aydınlarının vazifesi; yıllarca bu satırlardaki manaları tefsir ede ede çalışmak olacaktır. … Köyün canlanması; belki köyün ıssızlaşmasına sebep olanların işlerine gelmeyecek ve hoşlarına da gitmeyecektir. … Onun için köyü canlandırma uğruna emeğini katacakların bu hakikati bilerek ve aldanmayarak çalışmaları lazımdır.
Alıntı48 – Sayfa101 – … onun için köyü canlandırma konusu incelendirken üzerinde en çok durulması gereken problem öğretmen yetiştirme işidir.
Alıntı49 – Sayfa103 – Medrese, geçmiş devirlerdeki kültür hayatımızın gelişimine etki yapan, dinsel eğitimi gerçekleştirme bakımından görevini başarmış sayılabilecek bir kurum olduğu için şehirde veya köyde, Müslümanlığı kabul etmiş insan kümelerinin biriktiği her yerde onun damgalarına rastlanmaktadır.
Alıntı50 – Sayfa104 – Öğretmen veya eğitmen verilen köylerde de imam veya hatip hemen sahneden çekilip yalnızca camideki dinsel görevine bağlanmakla kalmaz. Onlar, insanoğlu dünyaya geldiği zaman adını koyarak onun yakasına yapışırlar, öldüğü vakit mezarının başında son duayı okuduktan sonra yakasını bırakırlar. Köylü insanların genel hayatlarına, hayatın bilhassa manevi cephesine bu derece hakim olabilen elemanı yetiştiren medrese, önemli bir kültür kurumu olması bakımından incelenmeye değer. Onun köy halkı üzerine yaptığı etkiler bilinmeyecek olursa modern manalı ilköğretimi köylere yaymak ve bu vasıtayla insanlara aşılanacak yeni değerleri onların içlerine sindirmek kolay olmaz.
Alıntı51 – Sayfa105 – “Türkçe yazdılar, yazdırdılar, Türkçe kanunlar yaptırdılar, lakin gariptir ki orta dereceli eğitim ve öğretimde (medreselerle) Arapçayı kabul ettiler.” [yorum: Osmanlı dil sorunu tam olarak böyleydi.]
Aşağıdaki alıntı, aynı şekilde günümüzde de devam ediyor gibi:
Alıntı52 – Sayfa106 – Medrese öğrencileri, okudukları ders konularını teşkil eden problemlerin aslını ve metnini anlamadan onları şerh etme görüntüleriyle yıllarca boş vakit geçirdiler, öğretimde muhakame-problemlerin aslını ve metnini anlamadan onları şerh etme yönünün işletilip geliştirilmesine hiç önem verilmediği için medrese öğrencileri, okutulan her şeyi ezberlemek zorunda kalıyorlardı.
Yine aşağıdaki diğer alıntıda, 3. Selim’den bu yana ordu tarafında da değişen bir şey olmadığı gözle görülüyordu:
Alıntı53 – Sayfa107 – Ordu, imparatorluğun sınırlarını ve varlığını koruyamıyor, donanma felce uğramış bir halde Haliç’te yatıyor, İstanbul’dan dışarı çıkamıyor; ticaret ve ziraat halkın geçim sıkıntısını gidermeye yetmiyor; mahkemeler adalet dağıtıcı rollerini yapamıyorlar, haklıyı haksızdan ayırt edemiyorlardı. El zanaatlarıyla geçinme yolunu tutmuş olanlar, her gün biraz daha çöken memleket sanayiinin uçuruma göçmesini önleyemiyor, bu yüzden kasabalarımızın, pazarları sönüyor, Ortaçağ düzenine göre kurulmuş çoğu kapalı çarşıları kapanıyordu. Devleti idare eden azınlık halindeki bir küme insan, sarayın etrafına toplanarak iyi devirlere mahsus, israfa boğulmuş yaşayış tarzlarını devam ettirmeye çalışıyor, önlerine dikilen ve imparatorluğu yok edecek olan korkunç tehlikeyi göremiyor veya görmek istemiyordu. İslam kültürünün yayıcısı olan medrese, bu olaylardan tamamen habersiz, hayata karşı kapılarını kapamış bir durumda çalışıyor, öğrencilerini eskimiş, bayatlamış, hayatsal hiçbir değeri kalmamış, hurafelere bulanmış dinsel bilgilerle teçhiz ederek halkın içine, okullara salıyor, çocuklara ve yetişkinlere her türlü felaket karşısında kadere boyun eğmeyi, alın yazısına razı olmayı tavsiye ettiriyordu.
Kitabın başlarında ıslahatlardan bahsedilirken J. J. Rousseau’dan sıkça bahsediliyor.
Alıntı54 – Sayfa119 – O zamanların okulu, çocuğun istekle gittiği bir yer değil; onu korkutan, ürküten; nefretle karşılanan soğuk, sıkıntılı bir yerdir.
120.sayfada “Sıbyan Okulları Talimatnamesi” başlığına aldığım yorumlamada şu yorumda bulunmuşum: “siyah tahtanın haram olarak gözükmesi. Devletin bu konuda halkı ikna etmeye çalışması garip. Aynı zamanda bu talimatname hakkında “sert eğitimden yumuşak eğitime geçiş özeti” demişim.
Alıntı55 – Sayfa125 – 1848’de İstanbul’da Fatih’te rüştiyelere öğretmen yetiştirmek üzere Türkiye’de ilk defa darülmuallimin = öğretmen okulu kurulmuştur. Bu tarihe kadar ilkokullarda yalnızca medreselerde yetiştirilen hocalar öğretmenlik yapıyorlardı. Bunlara mesleki bilgiler kazandıracak hiçbir ders gösterilmediği için, onlar kendi hocalarından nasıl gördülerse o şekillere uyarak ders okutur ve çocukları da gelenek ve göreneklere uyarak eğitmeye çalışırlardı.
Alıntı56 – Sayfa127 – “.. Bu nizamname ile (maarif-i umumiye nizamnamesi) o zamana kadar dağınık bir halde çıkarılan çeşitli emirlerin hükümleri bir araya getiriliyor …”
Alıntı57 – Sayfa130 – “Uzak gitmeye ne hacet, İstanbul’da Ermeni ve Rum mekteplerindeki çocuklardan ikisi ile bizim mekteplerdeki çocuklardan ikisi hemsin [yaşıt] olarak meydanı imtihana çekilsin, o zaman fark zahir olur ..” (Ziya Paşa)
Alıntı58 – Sayfa139 – “… O devirlerde örnek ve deney okulları açmak suretiyle eğitim ve öğretim alanlarındaki yenilikleri göstermek, diğer okullara yaymaya çalışmak pek kolay işlerden değildi. Reşid Paşa’nın yardımı ile Kemal Efendi tarafından açılan ve Avrupa ilkokullarındaki dersler gibi ders gösterme amacı güden modern manalı bir ilkokul olan Davutpaşa Okulu’nda çocuklara resim ve harita çizmenin öğretildiğini gören Vehbi Molla adlı nüfuzlu bir softa, okulun haritalarını da toplayarak abdesthaneye attırıyor. Kemal Efendi de dinsizlikle ve kafir olmakla ittiham ediliyor. Zavallı öldürüleceğinden korkarak Avrupa’ya kaçıyor, birkaç yıl sonra tekrar memlekete dönüyor. …”
Aşağıdaki alıntıya yaptığım yorum “özümsemek yok” şeklinde:
Alıntı59 – Sayfa144 – “.. iyi niyetli insanlar da bu olayları ve fikir akımlarını tahlil ederek hakikati ve doğru yolu göremedikleri için Avrupa’dan bilgi okulunu taklit ederek memlekete sokmaya uğraştılar. … Medresenin kökleşmiş metotlarından tamamen sıyrılamamak bedbahtlığı da işin içine karışınca yeni açılmaya başlanan öğretmen okullarımız da diğer kurumlar gibi gerçek hayata kapılarını kapadılar. Köksüz eğitim kurumları halinde yıllarca yaşadılar, eğitim ve öğretim alanında hiçbir yenilik yaratamadılar. …”
Alıntı60 – Sayfa153 – “… O sıralarda Aydın vilayetinde 4000, Konya vilayetinde 3000 iptidai mektebi açıldığını İstanbul gazeteleri yazıyorlardı. Konya vilayetinde açılan 3000 iptidaiden o zaman mutasarrıflıkla Konya’ya bağlı olan bizim Niğde kasabasına kaç mektep isabet ettiğini dayım (eski mebuslardan) merhum Muhittin Bey’den sordum, şu cevabı aldım: (Senin de okuduğun mahut karanlık mekteplerden başka yeniden vücuda gelmiş bir şey yok. Yalnız eski mekteplere yeni ve parlak isimler verildi)…”
Yukarıdaki alıntıya “medyanın yanıltılıcığı” olarak yorumda bulundum.
Sayfa 165’de yazdığım yorum cümlesi şu şekildeydi: Ahmed Mithat Efendi gibi birçok düşünür, modern okulların fikirlerini gazetelerde ve mecmualarda anlatmaya çalışmışlar ama başarısız olmuşlar.
Aşağıdaki alıntıya şu yorumu eklemiştim: “şimdi de öyle değil mi?”
Alıntı61 – Sayfa166 – “.. O vakitler köy meselesi, köyde eğitim diye bir dava yoktu ve olamazdı. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu’nu idare edenler nazarında köylü yalnızca bir değer ifade etmemekle kalmıyor, aynı zamanda alay konusu için en iyi bir vasıta telakki olunuyordu.”
Aşağıdaki alıntıyı, “Osmanlı’da köy okulu” olarak özetlemiştim:
Alıntı62 – Sayfa173 – “.. Okul dnilen yer camiye bitişik bir odacıktan ibaretti. Bu odada camiye gidenler oturur, köye gelen yabancı misafirler yatar, sabahtan öğleye kadar da talebe okurdu. Bunun adına mektep değil, mescit derlerdi. ..”
Osmanlı zamanı öğrenci kaydıyla ilgili bir alıntıyı aşağıda eklemiştim:
Alıntı63 – Sayfa174 – “.. Böyle bir şart yoktu. Yürüyerek okula gidebilen her kız, erkek çocuk okula giderdi. Kayıt defteri, yoklama ve saire gibi hiçbir muamele yoktu. Çünkü köyün 50 – 60 çocuğunu hoca tanır, gelmeyen olursa babasına haber verir; anası, babası çocuğu mutlak okula gönderirdi. Hoca, köyde mutlak bir otoriteye malikti. Falakada ayakları ıslanarak dayak yiyen talebeyi evine arkadaşları götürür, çünkü ayaklarının altı kabarırdı. Ana baba bu hal karşısında hocaya küsmek şöyle dursun, evlatlarına darılırlardı. “Hocanın vurduğu yer cehennemde yanmaz, çok iyi olmuş. Ana baba insanı gökten yere indirir, hoca yerden göğe çıkarır” derler ve buna candan inanırlardı. İşte bu inanç ve itikad bana sekiz yaşımda koca Kuran’ı (hem bir günde) yanlışsız dinletmek şartıyla ezberletmiştir. …”
Osmanlı zamanı öğretmen maaşı ile ilgili bir alıntıyı aşağıda şu şekilde belirtmiştim:
Alıntı64 – Sayfa176 – Öğretmen = hoca, köy halkı tarafından tutulurdu. Benim köyümde büyük babalarımdan (Ders’am) ve şehzadelerin hocası hafız Bekir Efendi ve Hacı Aziz Efendi adındaki zevat, köy adına 150 altın lira temin ederek vakfetmişler, bu parayı köy heyeti idare eder, faizle isteyen halka verirdi. Bu paranın faiziyle hocanın senelik ücreti ödenirdi. Bittabi zekat, fitre gibi şeyler de hocanın hakkı idi. Bizim köyde olduğu gibi vakıf parası olmayan komşu köylerde münasip bir ücretle hoca tutulurdu, öğretmene verilecek ücret, vakit ve hallerine göre halka taksim edilirdi.
Alıntı65 – Sayfa177 – “.. II. Mahmud devrinde ilan edilen, mecburi tahsil fermanından 1908’e kadar 84 yıl geçtiği halde bu meselenin halledilemeyişinin sebepleri vesikalara dayanılarak anlatılmaya çalışıldı. Bu arada köylerin durumu, köy okullarındaki eğitim ve öğretim şekli gösterildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun durumu Avrupa ile mukayese edildi. Bu olaylar aynı zamanda geri kalışımızın sebeplerini de göstermektedir ..”
Aşağıdaki alıntı, II. Meşrutiyet’i özetlediğini düşündüğüm bir alıntı:
Alıntı66 – Sayfa178 – “.. Genel durumu bu tabloda açıkça beliren ve hasta adam diye anılan Osmanlı İmparatorluğu’nun son günlerini yaşadığını göre Rusya ile İngiltere, 1908 yılında Reval’de bu devletin aralarında nasıl taksim edileceğini konuşmaya başlamışlardı. İmparatorluğu yıkımdan, yok olmaktan kurtarmanın bir tek yolu vardı: Devrim. Bu yolla, içinden çürümüş olan imparatorluk ibaresi yıkılarak, yeni bir hayat nizamına kavuşturulacak olursa belki yok olmaktan kurtulabilirdi. Devrimi kimler yapabilirdi? Jön Türkler diye anılan genç Osmanlılar bu maksatla hayli çalışmışlar, sayıları az olmakla beraber vatansever Türklerden bir zümre hazırlamışlardı. Bunlar İttihat ve Terakki adlı bir cemiyet kurarak ve tıpkı imparatorluktan ayrılmış olan azınlıkların yaptıkları gibi milliyet fikrine dayanarak Manastır ve Selanik gibi vilayetlerde kuvvetlenmeye çalışıyorlardı. Cemiyet mensupları, Reval konuşmalarını duyunca hemen harekete geçtiler. Padişahtan 1876 Kanun-ı Esasi’ni yeniden uygulamasını istediler. Bunların baskıları karşısında dayanamayan II. Abdülhamid teklifi kabul etti. Böylece ikinci defa Türkiye’de Meşrutiyet ilan edilmiş oluyordu. …”
Alıntı67 – Sayfa183 – “… Parlamento sistemi İngiltere için bir nimet olduğu halde, bugünkü Rusya için bir felakettir. Olgunlaşmış bir millet, hürriyet havasının fırtınalarına maruz bırakılabilir. Fakat süt çocukluğu çağında bulunan bir toplum asla. İkinci nokta, fakat insanlar yalnız kendilerini birbirlerinden ayırıp parçalamaya sürükleyici egoistçe serbestlik eğinimine kapılarak yaşamazlar, bilakis onların, bireyleri birbirine yaklaştırıp birleştirici sosyal eğinimleri de etkin bir haldedir. Eğer böyle olmasa idi, hiçbir zaman büyük ve uzun müddet devam edici normal devlet teşkilleri meydana getirilemezdi. Birinci şık bizi ümitlenmeye, ikincisi de eğitimin gerçekleştirilmesi imkanını sağlayan bir yolun mevcut olduğu kanaatına götürür. … Millet, kendi ve cemiyet işlerini bizzat görmeye alışmalıdır ve bu vasıta ile onun vatan sevgisi yükseltilmelidir…”
Alıntı68 – Sayfa184 – “… İlkokul çocuklarından yüzde 90’ının eğinim, yeti ve hayatsal istek ve ümitleri bizim okullarımızın kitabi bilgilerine gayri tabii isteklerine karşı değil; pratik çalışmalara doğru yöneltilmiştir… Nazari dersler bakımından iyi yetiştirilmiş bir okulun herhangi bir sınıfında bulunan erkek çocuklara şöyle bir teklif yapılsa: kitap ve defterlerinizle mi meşgul olmak istersiniz, yoksa rende, testere, oyma kalemi gibi eşya ile donatılan işlikte mi çalışmak istersiniz? Tıpkı bunun gibi iyi yetiştirilmiş bir sınıfın kız öğrencilerine, bitkilere dair ders verilen bir dersliğe gitmeyi mi, yoksa pratik bir şekilde gösterilen bahçe işlerine veya yemek pişirme dersine mi katılmayı tercih ettikleri sorulsa, çocukların yüzde 90’ı dersliklerin edilgin havasından kurtulup bahçe, laboratuvar ve işliklerin etkin havası içine girmeyi isterler. … Şu halde ilk yapılacak iş, kitabi mesaiye önem veren bugünkü okullarımızı, pratik çalışmalara değer veren kurumlar haline getirmektir. …”
Aşağıdaki alıntıya “hocalar okuma – yazma bilmiyor” diyorum:
Alıntı69 – Sayfa188 – “… Hocanın maaşı olmayıp, haftada her çocuğun bir yumurta veyahut beş para verdiğini, hükümetten bu hususta yardım görmediklerini, şimdi okuma ve yazmanın kıymetini anlayarak hiç olmazsa çocuklarını mümkün mertebe cahil bırakmamak en birinci arzuları ise de bir mektep yapmak, hoca getirmek için ne gibi vesaite [vasıtalara] müracaat lazım geldiğini bilmediklerini, böyle bir şeye teşebbüs edilerek kendilerine önayak olunsa haline göre her evin üç beş kuruş vermeğe hazır bulunduğunu söylediler. …”
Alıntı70 – Sayfa191 – “… Fertleri din afyonu ile uyuşturulmuş, ağaya ve devlet menfuruna tapınan insan haline getirilmiş bir cemiyette, düzeni bozmanın manası var mıydı? …”
Alıntı71 – Sayfa194 – “… istiklalimizin asker orduları kadar ve belki de ondan ziyade muallim ordularının mükemmelliğine bağlı olduğu …”
Alıntı72 – Sayfa195 – “… Muallim Cevdet’in 7 Mart 1934 tarihli ve 32 sayılı Tedrisat’ı İptidaiye mecmuası …”
Alıntı73 – Sayfa196 – “… Ethem Nejat’tır. Bu zat Manastır, Bursa, İzmir darülmualliminlerinde müdürlük yapmış, bulunduğu yerlerde önemli eserler bırakmış ve iyi bir meslek havası uyandırmış, değerli eğitkenlerimizlerdendir. …”
Alıntı74 – Sayfa199 – “… 1.Biz ilköğretimi şu maksatlar için kurmalıyız: 1) Halkın irfan seviyesini yükselterek ona bir düşünce, bilhassa keşif ve yaratma vasıflarını vermeliyiz. 2) Halka milliyet gissi telkin edilmelidir. 3) Umumi dersler, bilgiden ziyade kabiliyetleri ve hassaları bilhassa iradeyi eğitmelidir. 4) Halkı ziraate bağlı kılmalı ve köylülere, köy hayatını medenileştirecek hisler aşılanmalıdır. 5) Halka tasarruf zevki verilmelidir. 6) Halkın insanlık hislerini çoğaltmalı, ona mesuliyet hissi aşılamalıdır. 7) İlkokullarda köylerden başlayan memurluk düşüncesini yok etmeli; milli mefkurenin feyzi sayesinde yükselmek ve gayeye doğru ilerlemek için gereken kuvvetleri vermek noktaları üzerinde durulmalıdır. Yukarıda belirtilen hususlar kız ve erkek okullarında aynen tatbik edilmelidir. 2.İlkokullarda beden terbiyesine çok önem verilmeli, bu ders vasıtasıyla şu hasletler [nitelikler] gerçekleştirilmeli: Sıhhat, cesaret, girginlik, moral ve askerlik…”
Alıntı75 – Sayfa200 – “… Bir ilkokulun bahçesi başlıca şu kısımlara ayrılır: 1) Her talebenin mesul olarak çalıştığı şahsi bahçesi, 2) Muallimin bahçesi ki, bu, köyün örnek tarlası demektir, 3) Umumi tarla ve bahçe ki, herkes nöbetle çalışır, 4) Hususi kısımlar. …”
Alıntı76 – Sayfa202 – “… Bu mekteplerin programları biraz müstakil ve ameli [uygulamalı] olmalıdır. Hiçbir vakit İstanbul’un kibar mahallesindeki bir mektebin programı ile Akhisar kazası veya Kınık nahiyesi kız okulunun programı birbirine benzeyemez … Halk cahil muhafazakar, adetlere ve batıl inançlara bağlı oldukça memlekette ne iyi aile muhitleri, ne fevkalade ilerleme özleyen umumi muhit vücuda gelmiş olamaz…”
Alıntı77 – Sayfa204 – “… Bu aydın zümre nasıl yetiştirilir? … Avrupa’ya Amerika’ya her nereye olursa olsun, tahsil ve tetebbua [araştırmaya] adam gönderilmekle… Şimdi gönderileceklerin hangi fenleri tahsil etmesi icap edeceği bahsine gelelim: Bunun için her şeyden evvel, vilayetin ihtiyaçlarını düşünerek şöyle bir karar verdim: 1) Bir veya iki kişi çocuk terbiyesi tahsili için İngiltere veya Amerika yüksek okullarına gönderilmeli. 2) Bir kişiye bilhassa mekteplerde ziraat tahsili meselesini Amerika ve İngilterede tedkik ettirmelidir 3) Bir kişiyi çocuklara ziraat öğretimi meselesini tahsil etmek üzere Macaristan’a göndermelidir 4) Fizik, kimya ve tabiat bilimleri için İngiliz ve Alman üniversitelerine kafi miktarda muallim yollamalıdır 5) Beden terbiyesi ve el işleri için İsveç’e birer kişi göndermeli; bunlara diğer Avrupa memleketlerinde staj yaptırmalıdır 6) Tarih ve coğrafya , riyaziye tahsili için iki kişiyi Alman üniversitelerine göndermelidir. 7) Resim ve müzik için İtalya’ya birer zat yollamalıdır …”
Alıntı78 – Sayfa209 – “… 1910 yılında Hakkı Paşa kabinesine ilk defa Maarif nazırı olarak giren Emrullah Efendi cemiyetin bu isteklerine yol açan ve cemiyetin programını en iyi izah eden zattır. … Mektepler mamur oldukça hapishaneler harap olur.”
Alıntı79 – Sayfa211 – “… Hakk-ı ebeveyn nazariyesine [Ebeveyn hakkı teorisine] çocukların ve vatanın saadeti kurban edilemez. … Birtakım haif [korkak] kimseler diyecekler: “ne yapalım, bu çocukları cebren mektebe gönderecek bir kanun yapamayız, hakkımız yok.” Nasıl? Siz bir adamı hapishaneye gönderiyorsunuz, bunda hakkınız var da, onu şeref ve namus ile yaşatacak bir kanun yapmıya hakkınız mı yok?”
Alıntı80 – Sayfa214 – 215 – “… Emrullah Efendi … Millet, “zaman ve mekanda imtidat ve tevessü etmiş tarihi ve coğrafi bir mevcut, muntazam siyasi bir heyettir. Bu heyetin geçmiş bir hayatı, yaşadığı bir memleketi vardır, Millet bunları bilmelidir. Bunun için tarih ve coğrafya ilk tahsil programına bihakkın dahil olmalıdır. Kezalik milletin kanunları, hükümetin iktisadi hayatı ve bu iktisadi hayatı idare eden kanunları vardır. İlk mektepte bunlar hakkında da bazı malumat vermek lazımdır. …”
Alıntı81 – Sayfa223 – “… Türkler, bilhassa köylüler boğaz tokluğuna, onlar hesabına çalışan köle sürüsü haline getirilmişti. Aşağılık duygusu, Türklerin bir şey yapmaya, kendi kendilerini idare etmeye yetmeyecekleri kanaati, o zamanki okuryazarlardan pek çoğunun kafasına ve içine iyice yerleşmişti…”
Alıntı82 – Sayfa224 – “… İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin nüfuzlu azasından Ziya Gökalp, ‘milli terbiye ve asri talim’ kelimeleriyle, kısaca anlatılmaya çalışılan yeni bir görüşü ve eğitime amaç olabilecek karakterde bir fikri ortaya atarak sahneye çıktı. …”
Alıntı83 – Sayfa229 – “… Bir meslek mektebinin her mesleğe hazırlanması iyi değildir, yalnız kendi mesleğine hazırlanması faydalıdır. …”
Alıntı84 – Sayfa231 – “… Müderris İsmail Hakkı, Meşrutiyet devri eğitim ve öğretimine en çok etki yapan, birçok eseriyle hizmet eden değerli eğitkenlerimizdendir. Cumhuriyet devrinde de öğretmen yetiştirme konusu ve genel eğitimle ilgili birçok eser ve yazı yayınlamıştır. … 1911 yılında okuldan çıkar çıkmaz, idarecilik mesleğine atılan Osman Zeki Bey, hatıralarını Bizde Maarif-i İptidaiye adlı bir kitap haline getirerek 1918’de yayınlamıştır. …”
Aşağıdaki alıntıyı “113 yıl sonra aynı durum yaşanıyor..” şeklinde yorumladım:
Alıntı85 – Sayfa232 – “… ‘Artık Türk gençlerinin Beyoğlu kaldırımlarında gezmeleri ayıp!.. Bu kadar memleket kayıp ettik. Feci bir akıbete duçar olduk [düştük]. Artık genç kalpler memleketin kanayan cerihaları [yaraları] üzerinde ebediyen hıçkıra hıçkıra çalışmaları, bu memlekette hakiki ve içtimai [toplumsal] bir inkılap yapmalı’…”
Alıntı86 – Sayfa233 – “Devlet yasağı üç gün sürer” darbımeseli de bu zihniyetin başka bir tarzda ifadesidir. Halbuki iş ciddi tutulur ve ehemmiyetle takip edilirse, köylü artık o işin behemehal [her durumda] yapılacağına kani olur. Ondan sonra da artık o işin sizden evvel bitmesini arzu eder…. Bilhassa köylüye bir şey yaptırmak lazım geldi mi, birine yaptırtmak kafidir. Çünkü işin ötesi çorap söküğü gibi gider. …”
Sayfa 239’da aldığım bir notta şu yazıyor: “Bürokrasi yerine çevre sayesinde inkılaplar yapılıyor. Yoksa bu işler olmaz. Yıllardır bu düzen böyle.
Alıntı87 – Sayfa240 – “… Taşra halkı her teceddüdü [yeniliği], her atılganlığı İstanbul’un aksine iyi görür ve takdir eder. Çünkü İstanbul esasen şehir olmak itibariyle bedbindir [kötümserdir], korkaktır. Onun için atılganlıklarla huzurunun bozulacağını düşünür, endişelenir. Halbuki taşra zaten bugüne kadar vaziyetlerin hiçbirinden bir iyilik görmemiş, bilakis boyuna sağmal bir inek gibi yalnız büyük şehir ve kasabalar namına sağılmış, makhur olmuş olduğu için her yeni atılganlığa karşı: belki iyi olurum… der, ümitlenir… …”
Kitabın notlarını aktarırken şunu farkettim ki, kitap kronolojik sırayla gittiği içindir herhal, başlarda ağır bir Osmanlı Türkçesi varken sonlara doğru modern Türkçe’ye geçiş yapılıyor ve bu geçiş çok yumuşak.
Alıntı88 – Sayfa241 – “… kendiliğinden iyi işleri yapmaya girişenlere karşı gösterilen zorluklar, direnmeler, haksız hareketler ve iftiralardır. Onun için gençlere hangi mefkure aşılanırsa aşılansın, realitenin bu sert ve insafsız olayları onları çarçabuk kabularının içine büzülen birer kaplumbağa haline getirmektedir. Cumhuriyet’in en çok takdir edilecek eserlerinden biri, bu zorlukların hepsini yenerek iş yapma imkanlarını hazırlamaya çalışmasıdır. …”
Alıntı89 – Sayfa244 – “… Hoca bir gün bana Amme cüzünü çabuk bitirip Kuran’a geçmezsem sıradan kaldıracağını, hasırın üstüne oturtacağını söyledi. Tavan karşıma göçüyor sandım. Çünkü diz çöküp oturunca ayaklarım karıncalanıveriyordu. ….”
Aşağıdaki alıntı için “bilinmezlik merak uyandırır” notunu düştüm.
Alıntı90 – Sayfa246 – “… Hocanın Arapça kelimeleri çok kullanması ve halkın anlayamayacağı şekilde konuşması ona karşı hürmeti artırıyordu. …”
Sayfa 247 de kalındı….
Alıntı91 – Sayfa247 – “.. Her çocuk sabahleyin mektebe gitmek üzere evden çıkarken eline iki odun alıyor ve mektebe getiriyordu. Çocukların getirdikleri odunların bir kısmı okulda, sobada yakılıyordu. İkindi üzeri mektepten dağılırken nöbetle iki çocuk, birikmiş olan odunları, sal yaparak, Hoca Efendi’nin evine götürüyorlardı. Birbirine paralel konan iki odunun üstüne yığılan odunları, iki çocuk, biri önden, diğeri salın arkasından yapışmak suretiyle taşıyordu. …”
Alıntı92 – Sayfa249 – “.. Şimdi anlıyorum ki, sapasağlam, çam yarması gibi 20 yaşındaki kızcağız tetanostan gitmişti. Onun ölümü için: (Besmelesiz kötü yere basmış, destursuz helaya oturmuş… kızcağız çarpılıverdi…) dediler ve mesele böylece kapandı gitti… Bozkıra ve Konya’ya takriben on dört saat mesafede olan bu büyük köyde değil kazada dahi ne doktor, ne de sağlık memuru vardı. …”
Aşağıdaki alıntı için “o günün dergileri” notunu düşmüşüm ve şu kavramları not almışım: “erkek öğretmen okulu: darülmuallimin, kız öğretmen okulu: darülmuallimat”
Alıntı93 – Sayfa250-251 – “… Maarif Nazırlığı, darülmuallimin programlarına yeni konmuş olan derslerle, öğretim usullerinin düzeltilmesi gereken dersler için kılavuz kitaplar hazırlatarak yayınlıyordu. İstanbul Darülmuallimini öğretmenleri tarafından çıkarılan Tedrisat mecmuası, diğer eğitken ve öğretmenler tarafından yayınlanan Say ve Tetebbu, Yeni Fikir, Muallim, Terbiye, Terbiye ve Oyun gibi dergiler: Fenni Terbiye Encümeni, Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti, Muallimler Cemiyeti gibi teşekküllerin kendi adlarına çıkardıkları mecmualar vasıtasıyla imparatorluğun her tarafına pedagojiyle ilgili yeni fikir ve görüşler yayılıyordu. …”
Alıntı94 – Sayfa253 – “… Onlar, fikir birliği yapabildikleri meslektaşlarıyla anlaşarak, kendilerini koruyan Maarif Nazırı (Ahmet) Şükrü Bey’in ve İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenlerinin otoritelerine güvenerek, gittikleri darülmualliminlerde bünye değiştirmeye başlamışlardı. Artık darülmualliminler medrese gibi kalmaktan kurtulmaya, bilgi okulu karakterini değiştirmeye hiç yeltenmeyen o zamanki sultani ve idadilerden kısmen olsun ayrılarak hayat okulunun yoluna doğru yönelmeye girişmişlerdi. Bu olay, henüz eski öğretmenleri vazife başında bulunan her darülmualliminde ve onun çevresinde tepkilerle karşılanıyordu. Eskiye ve geriliğe bağlı kalan insanlar, bu hareketten şüpheleniyorlar, korkuyorlar; günün birinde işlerinin ellerinden alınabileceğini hatırlayarak yeni hareketi o zamanın metotlarına göre -mesela öğretmenleri ve öğrencileri dinsizlikle itham ederek- durdurmaya çalışıyorlardı. ..”
Alıntı95 – Sayfa254-255 – “ … Okulun dış kapısındaki ‘Medresetü’l-muallimin’ levhası kaldırılmış, temiz ve güzel bir yazı ile de ‘Bursa Darülmuallimini’ levhası asılmıştı. Okulun iç kapısının üstüne de ‘Türk’ün gücü her şeye yeter’ levhası asılmış ve iki taraftan Türk bayrağı ile sarılmıştı. Okulun çiçek bahçesindeki ağaçlar budanmış, ayrık haline gelen çimler sökülerek, bahçenin düzene konmasına başlanmıştı. Binanın içi yeni baştan düzene konmuş, birçok değişiklikler yapılmıştı. Yemekler gayet bol ve çeşitli, yemekhane de çok temizdi. Müze, kütüphane, revir, yatakhaneler yeni baştan düzenlenmişti. Her tarafta genel derslere ait ve yer yer asılan levhalar göze çarpıyordu. [benim yorumum: Türkçülük] Okula yeni yeni, genç öğretmenler geliyordu. Edebiyat, riyaziye, malumat-ı medeniye (hukuki ve medeni bilgiler) ve hukukiye, müzik, resim, el işi, ziraat, din dersleri öğretmenleri hep yeni gelmişti. Her biri kendi mesleklerinde başarılı ve yaratıcı insanlardı. Hep öğrencilerle düşer kalkarlardı. Müdür, pedagoji ve beden terbiyesi derslerini okutmakla beraber, bütün dersleri sık sık kontrol eder, direktifler verir, bazen konuşmalara karışır, dersin idaresini eline alırdı. O, her sabah, bütün talebeye 20 dakika beden hareketleri yaptırırdı. Bu hareketlere, akşam üzerleri de oyun ve spor halinde devam edilirdi. İlk zamanlarda okul programında ziraat saati olmadığında Bursa Ziraat Okulu öğretmenlerinden Yağar Bey, haftada bir gece okulda yatar ve akşam mütalealarının birisinde ziraat dersi okuturdu. Bir buçuk, iki ay sonra programa geniş ölçüde ziraat dersleri kondu ve Halkalı Ziraat Mektebi’nden mezun genç bir ziraat öğretmeni de geldi. Adı Hamdi Bey’di. Haftada bir gün öğleden sonra öğretim yapılmazdı. O gün talebe, öğretmenlerle toplu veya grup halinde gezintiler yaparlar, verilen tetkik ödevlerini hazırlarlardı… Ziraat ve sanat okullarına oldukça sık giderlerdi. Bu okullarda işle temasa fazla önem verilirdi. Ziraat okulunda, ziraat okulu talebesiyle beraber, okulun bütün işlerinde çalıştırılır, elde edilen bilgiler rapor halinde müdüre verilirdi. Öğleden sonra öğretim yapılmadığı günler, bazen geniş alanlara ve açık yerlere topluca gidilerek beden hareketleri, oyun ve sporlar, müsabakalar, yürüyüşler, izcilik tatbikatı yapılır, kılınç ve kalkan oynanılırdı. Okulda (Türk Gücü) adıyla bir spor yurdu kurulmuştu. Okulda müsamere ve temsiller sık sık yapılırdı… Başlarında müdür, edebiyat hocası Behram Altay, müzik öğretmeni Ali Fevzi, diğer öğretmenler olduğu halde türlü konulara ait temsilleri öğrenciler hazırlarlardı. Temsillere dışardan da davetliler, halk gelirdi. Bilhassa Balkan Harbi faciasına ve intikama ait temsillere dışarda bir sinemada devam edilirdi. Bu temsillere bütün halk parasız ve serbest girer, oyunlar haftalarca tekrarlanırdı… Bu piyeslerin içinde en mühimi: ‘Rumeli’nin dağları var, ne güzeldi şimdi ağlar’, ‘Kafir düşman bayrak açmış..’ ve sonunda: ‘Ağlama sen garip vatan, biz geliriz yine inan!’ cümleleri içinde sık sık geçen temsildi. Hafta tatili gününde (Cuma günleri) gezintilere çok önem verilirdi. Cuma günleri hava ne kadar bozuk olursa olsun, hiç boş geçirilmez, mutlaka gezintiye gidilirdi. Bu gezintiler için bir gün önceden geniş hazırlıklar yapılır, kuru yemekler tertiplenerek çantalara yerleştirilirdi. Bütün öğrenciler bu gezintilere katılırlardı. Gezintiler için lüzumlu diğer araçlar da beraber götürülüyordu: Fener, ip, halat ve saire gibi.” [benim yorumum: ideal ve ilk köy okulu tasvirlerinden => bursa darülmuallimi]
258. Sayfadan Ethem Nejat ismini yıldızlamışım. Bu isme daha önce de rastlamıştık.
Alıntı96 – Sayfa262 – “.. Ethem Nejat, Kordon’da, bilhassa Kıramer Gazinosu’nun önünden geçerken çok sevinç duyardı. Buraya ait bir hatırasını şöyle anlatmıştı: ‘Bursa’dan İzmir’e gelmiştim. Kıramer Gazinosu’na gittim. Boş bir masaya oturdum. Benden başka fesli yoktu. Yabancı bayraklar Kordon’un her tarafından bilhassa Kıramer’in damından aşağılara kadar sarkıyordu. Garsona işaret ettim: ‘Aristi’ diye geldi. Kahve istedim. Beni bir süzdü ve dudak bükerek gitti, gelmedi. Tekrar çağırdım, bu sefer hiç bana bakmadı yarım saat zor oturdum, için için ağladım. Çok acı duydum ve içimde sönmez bir hınçla oradan ayrıldım. Şimdi orada yabancı bayrak olmadığı gibi, Türk bayrağına selam duruyorlar. Selam vermeye alışmışlar; alıştırmalısınız!’ derdi. …”
Aşağıdaki alıntıda “Edirne öğretmen okulu dersleri, 1920’ler” notunu almışım:
Alıntı97 – Sayfa264 ve 267 – “… Derslerimiz: Kuran-ı Kerim ve malumat-ı diniye, ilm-i ahval-i ruh, fenni terbiye, kavaid-i edebiye [edebi kurallar] sarf ve nahiv, kıraat ve imla, ezber ve inşat, tahrir, hüsnü hat, lisan-ı ecnebi, usul-i tedris, tatbikat, hesap, cebir, usul-i defteri, hendese ve fenni mesaha, kozmoğrafya, tarih, coğrafya, ziraat, hikmet-i tabiiye, kimya, hayvanat [zooloji], nebatat [botanik], tabakat, teşrih [anatomi] ve fizyoloji-i beşer [insan fizyolojisi] ve hıfzıssıhhai mekatip [mektepler], ahlak ve malumat-ı medeniye [medeni bilgiler] ve hukukiye ve iktisadiye, musiki, resim, elişleri, terbiye-i bedeniye. … Darülmualliminde sahiden izcilik yapılır, memleket tetkikine varan gezintiler tertiplenir, çadır, kamp kurulur, eğlenilir, başta vali olmak üzere askeri kumandanlar davet edilir, beraber kuzular ve helvalar yenirdi. Kampta bütün arkadaşların kuru toprakta birbirimize sokularak yattığımızı hatırlarım. …”
Alıntı98 – Sayfa271 – “… Muallim mektebinde geçen ömrümüzde hep tercüme kitapların içinde kaldık, müsamerelerde hep kitabi idik. Halkımızın, kız ve erkek çocuklarımızın hayatından, yediğinden, içtiğinden, boyundan, ağırlığından, işinden, gücünden, sıkıntısından, ferahlığından, tabi tutuldukları iyi ve kötü terbiye hallerinden hemen hiç konuşmadık. Her öğretmenimiz, program ve kitapların kaydettiği bilgilerin dar hududu içinde kaldı. …”
Alıntı99 – Sayfa271 – 272 – “… Meşrutiyet devrinde öğretmen yetiştirme konusunun sonuna geldiğimiz şu anda, bir noktayı açıklamadan geçemeyeceğim: Bütün gayretlere rağmen bu devrin öğretmen okulları köye giderek devamlı şekilde orada kalacak öğretmen yetiştirme problemi üzerinde duramamışlar; köyün ne olduğunu, sosyal ve ekonomik bünyede nasıl bir yer işgal etmekte olduğunu anlayamamışlardır. Köylü yine medreseli hocanın elinde, kendi aleminde, alın yazısıyla baş başa, bir köşede unutulmuş, değersiz eşya gibi ıssız diyarlarda merhametsiz tabiatın içine gömülü kalmıştır. Köy çocuğu sanki bu vatandan ve bu cemiyetten bir parça değilmiş gibi elinde sopası, önünde davarı, dağdan dağa dolaşmış durmuş; değerlendirilerek medeni vazifelerini bilen bir vatandaş haline getirilmemiştir. Bu bahtiyarlık, birçok didinmeden ve hırpalanmadan sonra ileride başka bir rejime, Cumhuriyet’e nasip olacaktır. Şimdi bunu öğrenmeye çalışalım. …”
Alıntı101 – Sayfa278 – “… Bütün büyük medreselerimiz İstanbul’dadır. Bütün erbab-ı ilmimiz, mahdut bir kısmı kendi kendilerine yetişmeleri neticesi memeleket içinde, Anadolu içinde kalmıştır. Fakat biz fikir ve sanat itibariyle kıymetli adamlarımızı İstanbul’da temerküz ettirmişizdir. Bizim vazifemizdir. Eğer aynı gaflette devam etmek istemiyorsak, Erzurum gibi, Sivas gibi, Konya gibi, Ankara gibi Anadolu’nun bütün büyük merkezlerini, bir merkez-i fikir, bir merkez-i sanat haline koyacağız. Onun için ben, en iyi anasırı seçmek ihtiyacındayım. …”
Alıntı102 – Sayfa284 – “… Her dersanenin yanında küçük bir darü’l-mesai, bir tatbikat hücresi bulunacağı açıklanıyor ve öğretimin ameli hayat için faydalı bir duruma getirilmesi isteniyordu. …”
Aşağıdaki alıntı için şu yorumu yaptım: “muallim bulma ve mektep açma sorunları var”
Alıntı103 – Sayfa286 – “… Demek ki, idare-i hususiye daha altı yüz elli köye muallim bulmak ve mektep açmak mecburiyetindedir. …”
Alıntı104 – Sayfa288 – “… Yalnız bu konuşmalardan şu cihet açıkça anlaşılmıştır ki medrese – mektep ikiliği devam ettiği müddetçe Türkiye eğitim kurumlarını asrileştirmek kolay kolay mümkün olmayacaktır. Çünkü Birinci Heyet-i İlmiye eğitimle ilgili bütün meseleelri ele alarak yeni hükümetin eğitim programını hazırlamaya başlamış bulunuyor fakat bu heyeti teşkil edenler zihniyet bakımından ikiye ayrılıyordu: Mektepliler ve medreseliler. Her meselenin karşısına bu iki zihniyet dikiliyor, her iki taraf onu kendi zaviyesinden halletmek istiyor ve ona göre fikir söylüyordu. Onun için hiçbir işte esaslı karara varılamıyordu. …”
Aşağıdaki alıntıyı I. Dünya Savaşı Avrupa okulları şeklinde yorumladım:
Alıntı105 – Sayfa289 – “… Devletçe saptanan ders konuları çocuklara ceza korkusuyla öğretilmeye başlanınca, bilgi okulunda öğretme usülü olarak takrire, sorulu cevaplı ders alıp vermeye, ezberleyerek ders öğrenmeye başvurmaktan başka çare kalmadı. …”
Alıntı106 – Sayfa290 – “… Yeni okulda çocuk, efendisinin emrinde köle gibi çalışan bir unsur olmayacak, bilakis okul, öğrencilerin hizmetine girerek onlarda kişiliğin gelişmesine yardım edecektir. Çocuk kendi kendine erkin olmakla, yani kendi isteğiyle çalışarak iş yapmakla, bizzat seçtiği amaçlara onu götürecek olan yolda serbestçe ilerlemekle kişiliğini geliştirebilir. İşte bu sebepten zati çalışma, yeni okulun ana ilkelerinden biri olacaktır. Şu noktanın belirtilmesi lazımdır ki bu ilkenin okula girmesi, geçmiş devirlere nazaran ihtilalci bir harekete girişmek demektir. …”
Aşağıdaki alıntı için “örnek alınması gereken 25 maddet okul gelişimi” notum mevcut:
Alıntı107 – Sayfa292 – “1) İş Okulu 2) Eski okulu iş okuluna çevirme meselesi 3) Hür, zihni çalışmalara imkan hazırlayan okul 4) Hayat okulu ve müstahsil okul 5) Sosyal çalışmalara dayanan okul 6) Okulda zati çalışma problemi 7) Montessori eğitimi ve Dalton planı 8) Toplu öğretim ilkesi 9) Amerika’da yeni öğretim usülleri (Problem ve Projekt metodu) 10) Yurt okulu (yakın yurt ilkesi) 11) Bahçe ve iş okulu 12) Köy okulu 13) Büyük şehir ve endüstri pedagojisi 14) Öğrenme ve öğretme araçları (sinema, gramofon) 15) Deney okulları 16) Tek okul sistemi 17) Müstaitlere açık yol 18) Eşine eğitim (Koedükasiyon) 19) Geri ve anormal çocukların eğitimi 20) Eğitim teşkilatının ve kurumlarının demokratlaştırılması 21) Öğretmen yetiştirme meselesi 22) Okul disiplininde reform 23) Okul ve aile birlikleri 24) Çocuk neşriyatı 25) Okul yapımı ve okul bahçeleri”
Alıntı108 – Sayfa294 – “… Milletimizin, memleketimizin Darü’l-irfanları bir olmalıdır. Bütün memleket evladı kadın ve erkek aynı suretle oradan çıkmalıdır diyerek tevhid-i tedrisatın tatbiki zaruretini tesbit buyurmuşlardır [Atatürk] …”
Alıntı109 – Sayfa297 – “… Tevhid-i tedrisat kanunundan sonra birbirini müteakip neşredilen muhtelif kanunlarla batıl hurafelerin ve muzır fikirlerin kaynakları da kurutulmuş, bu suretle Türkiye’de asırlardan beri fertlerin ilmi zihniyetle düşünmelerine engel olan amiller birer birer ortadan kaldırılarak Türkiye’nin manevi havası temizlenmiştir. …”
Sayfa303’te, TBMM’deki tartışmalardan din-bilim ve din-Türklük arasındaki tartışmaların sık yaşandığını okuyorum.
Alıntı110 – Sayfa304 – “… Genç Türk Cumhuriyeti’ne bu bakımdan talih yardım etti. Dünyaca tanınmış bir bilim adamı ve büyük pedagog John Dewey, ta Amerika’dan kalkıp memleketimize geldi; diğer birçok işle beraber bu problemin de nasıl çözülebileceğini anlatan raporunu verdi. …”
Alıntı111 – Sayfa305 – “… O devirde dünya pedagoji alemi Dewey’in etkileri altındaydı; eserleri kültür bakımından ilerlemiş bütün milletlerin dillerine tercüme edilmişti. …”
Alıntı112 – Sayfa305 – “… okulların millet bireylerine önce doğru siyasi alışkanlıklar ve fikirler vermesi, ikinci olarak onlarda türlü şekilde ekonomik ve ticari yetileri teşvik etmesi, üçüncü olarak erkek ve kadının milli egemenliği korumaya, ekonomi bakımından kendi kendisini idareye ve sanat yönünden ilerlemeye sevk etmesi, yani onları müteşebbisliğe ve yaratıcılığa, kendi kendilerine muhakeme etmeğe, bilimsel bir surette düşünmeğe ve umumun faydası için sosyal tarzda işbirliğine alıştırarak, fikir ve ahlak yönlerinden karakterin çizgilerini ve yönsemelerini kendilerinde geliştirmeleri lazımdır. …”
Alıntı113 – Sayfa306 – “… Vatandaşların hepsi memleketin siyasal, ekonomik ve kültürel gelişmesine katılacak şekilde eğitilmelidir. … Okul alanları, yalnız öğrencilerin beden eğitimi görmesi, oyun oynaması ve spor yapması için değil, halkın da eğlenmesi ve spor yapması için bir merkez olacak derecede geniş ve ona göre türlü araçlarla donatılmış olmalıdır. Öğrenciler, okul oyun alanına devam etmek, gençleri de oyun ve sporlara katmak ve onlara bu gibi şeyleri öğretmek ödevlerini üzerlerine almalıdırlar. …”
Aşağıdaki alıntı için aldığım not şu şekilde: “Dewey’in Türkiye için araştırma konuları”
Alıntı114 – Sayfa307 – “… Yabancı memleketlerde çeşitli komisyonların inceleyecekleri en önemli meseleler şunlardır: 1) Okul binaları, bahçeleri, eşyası ve ders araçları (bilhassa sağlık şartları ve binaların yapımı, öğrencilerin zati çalışmalarını teşvik edici tertibat ve okulların el işleri dersleri incelenecek). 2) Okulların pratik ve mesleki çalışmaları (ilkokulların yukarı sınıfları, türlü orta öğretim kurumlarının tarım, sanat ve ticaret kursları, öğretmen okullarının mesleki dersleri ve uygulama alanlarındaki çalışmaları incelenecek). 3) Beden eğitimi, spor ve oyunlar (yarı tıbbi idmanlar ve okul dışı çalışmalarda bu incelemelerin içine girmek şartıyla). 4) Köy okullarının durumu ve köylerin gelişimi, kooperatif şirketleri ilh… (bilhassa halk okullarının eğitim ve öğretim usüllerine el koymak şartıyla Danimarka eğitim teşkilatı incelenecek). Bu komisyonların her biri ziyaret ettikleri yabancı memleketin okul sistemi hakkında yazılmış eserleri toplamakla kalmamalı, bu husustaki yayınların muntazam surette getirilmesi çarelerini sağlamalıdır. Beden eğitimi ile çocuk bahçeleri de dahil olduğu halde, ilkokulların elişi çalışmalarını inceleyecek komisyonlar, ziyaretlerini Birleşik Amerika’ya kadar teşmil etmelidir. …”
Alıntı115 – Sayfa308 – “… Türkiye eğitim teşkilatında, Vahdet’e muhtaç ise de vahdet ile yeknasaklık arasında büyük bir fark olduğu, yeknasak ve mihaniki [mekanik] sistemin hakiki vahdete zarar verebileceği unutulmamalıdır. Eğitim Bakanlığı, vahdet yolunu tutmalı fakat yeknesaklık aleyhinde ve tenevvüun [çeşitliliğin] lehinde bulunmalıdır. … Nihayet öğretmenler nasıl olursa okullar da öyle olur. …”
Sayfa 309’da aldığım not “öğretmenler rahat yaşamalı” şeklinde.
Sayfa 310’da aldığım not “arazilerin okul için kullanılması” şeklinde.
Alıntı116 – Sayfa310 – “… Maarif müntesiplerinin bir yerde uzun müddet kalmaları lehinde ahkam vaz etmeli ve yeri değiştirilecek memurun değiştirilmesi keyfiyeti ders yılı sonundan çok evvel kendisine haber verilmesi usul ittihaz olunmalıdır. [motivasyonal derstek]
Alıntı117 – Sayfa311 – “… Okulların ruhi ve manevi muhiti kışla şeklinden aile ocağı haline çevrilir. … [öğretmenlere konaklama tesisi] Bir binanın bir tarafını tamir için on lira sarfına muhtaç olan bir okul müdürünün büyük bir komisyondan karar almaya mecbur tutulması abestir. … Büyük şehirlerdeki okulların teşkilatında iki müdür bulunması, bunlardan birinin terbiyevi meselelerle, diğerinin teferruata ait başka işler ve yazı işleriyle meşgul olması muvafıktır. …”
Alıntı118 – Sayfa312 – “… Bu neticeye yardım edecek bir tedbir olmak üzere şunu teklif ederim: Muallim mektepleri öğretmenlerinin her biri beş veya altı senede bir defa masrafı tesviye edilerek Türkiye veya ecnebi memleketlerinde mesleki tetkikat ve tetbbuatta bulunmak üzere bir sene müddetle mezun addolunmalıdır. … Köy mekteplerine bilhassa Türk hayatının temeli olan çiftçilerin ihtiyacına tekabül edecek okullara, öğretmen yetiştirecek muhtelif tipte öğretmen okullarına ihtiyaç vardır. …”
Alıntı119 – Sayfa313 – “… Yaz okullarında tedrisatın ve ibate ve iaşenin meccani olması değerli ve mesleğine merbut olan öğretmenler için bir müşevvik olur. …”
Alıntı120 – Sayfa314 – “… Hizmette bulunan muallimleri yükseltmek için diğer en mühim amil de onların, inceleme amacıyla ecnebi memleketlerine gönderilmesidir. … Milletlerin hayatında seyrek rastlanan ve onların belli işler bakımından talihsizliklerini giderecek kadar önemli olan bazı fırsatlar çıkar. John Dewey’in gelişi ve eğitim işlerimizin bütünü hakkında – yukarıya bir kısmı alınan – raporu verişi, bu nevi fırsatlardan biridir. Çünkü sürekli savaşlardan bitkin bir halde çıkan, geçmişteki hayat nizamını değiştirmeye mecbur duruma giren, bu sebeple devrim yaparak Cumhuriyet rejimini kabul etmiş olan Türkiye’de, her mesele yeniden ele alınarak düzene konacaktı. Bu problemler arasında eğitim ve öğretim meselesi de vardı ve Dewey gelmeden biraz önce Birinci Heyet-i İlmiye olarak toplanan uzmanlarımız tarafından çözülmek istenmiş fakat müspet hiçbir karara varılamamış, bu işlere temel teşkil edecek ana ilkeler asla yakalanamamış, ileri memleketlerde değer kazanmış ilkelere benzeyen temel fikirler meydana çıkarılamamış, teferruattan ileri geçmeyen konular üzerine büyük işler başarılıyormuş gibi didinilmiş durulmuştur. …”
Alıntı121 – Sayfa315 – “… Şimdiye kadar takip olunan tahsil usullerinin, milletimizin tarih-i tedenniyatında en mühim amil olduğu kanaatındayım. …”
Alıntı122 – Sayfa316 – “… Yüksekokullardan diploma alanların çoğu kendi istedikleri büyük şehirlerde, beğendikleri işi bulamazlarsa bu halden cemiyeti sorumlu tutarlar ve bu yüzden ona için için kin beslerlerdi. Önemli meslek okullarından çıkanların çoğu doktora, hekime, muallime, mühendise, hastabakıcıya, ebeye, teknisyene, kimyacıya… geniş iş alanları açık bulunan Anadolu kasaba ve köylerini düşünmek, oralara gidip çalışmak istemezlerdi. …”
Alıntı123 – Sayfa317 – “… Kurtuluş savaşları sırasında halka, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin amaçlarını anlatmak ve benimsetmek için muallim cemiyetleri çok çalışmışlardı. …”
Alıntı124 – Sayfa319 – “… Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakar muallim ve mürebbileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin, muharetiniz ve fedakarlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır. … Yeni Türkiye’nin birkaç seneye sığdırdığı askeri, idari inkılabat çok büyük, çok mühimdir. Bu inkılabat, sizin, muhterem muallimler sizin; içtimai ve fikri inkılaptaki muvaffakiyetlerinizle teyid olunacaktır. Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet, sizden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ nesiller ister! (Sürekli alkışlar). [Atatürk, Türkiye Muallimler Birliği Kongresi, 25 Ağustos 1924]”
Aşağıdaki alıntıdaki Atatürk’ün söyleminde milliyetçiliğin özetlendiğini vurguladım:
Alıntı125 – Sayfa321 – “… Efendiler! Terbiye kelimesi yalnız olarak kullanıldığı zaman, herkeste kendince maksut bir medlule intikal eder, tafsilata girişilirse terbiyenin hedefleri, maksatları tenevvü eder. Mesela dini terbiye, milli terbiye, beynelmilel terbiye…bütün bu terbiyelerin hedef ve gayeleri başka başkadır. Ben burada yalnız yeni Türk Cumhuriyeti’nin yeni nesle vereceği terbiyenin milli terbiye olduğunu kat’iyetle ifade ettikten sonra diğerleri üzerinde tevakkuf etmeyeceğim. Yalnız işaret ettiğim manayı kısa bir misal ile izah edeceğim. Efendiler yeryüzünde üç yüz milyonu mütecaviz İslam vardır. Bunlar ana, baba, hoca terbiyesiyle terbiye ve ahlak almaktadırlar. Fakat maalesef hakikati hadise şudur ki, bütün bu milyonlarca insan kütleleri şunun veya bunun esaret ve zillet zincirleri altındadır. Aldıkları manevi terbiye ve ahlak onlara bu esaret zincirlerini kırabilecek meziyeti insaniyeyi verememiştir, veremiyor. Çünkü hedefi terbiyeleri milli değildir. …”
Alıntı126 – Sayfa324 – “… Hayat da böyledir. Varmak istediği neticeyi behemehal istihsal niyetiyle gözü önüne dikmiş adam muvaffak olur. Nesle bu mefkureyi vereceksiniz. Müşkülat, aşılmak için mevcuttur. Başka bir vazifesi yoktur, aşılacaktır. Nitekim aşılmıştır. …”
Alıntı127 – Sayfa325 – “… Devlet adamları gelir, geçerler. Milletin hayatında izleri payidar olan muallimlerin elleridir. Müşkülatı iktiham, sizce bir spor meselesi olmalıdır. Çocuklarımızı emniyetle ellerinize teslim eyledik. Muvaffak olmanızı temenni ederiz. Cumhuriyet sizin, bir taraftan da ilim ve fennin verdiği kudretle demir bir pençe olan ellerinizin içindedir. …”
Alıntı128 – Sayfa327 – “… Vazife uzun müddet devam edecek; bir sene, iki sene, beş sene değil, yirmi sene, otuz sene, kırk sene bu çetin vazife devam edecektir. Bu noktada, bilhassa genç arkadaşlarımı, vazıh surette tenevvür etmiş görmek isterim. Yolun müthiş uzunluğunu bilsinler. Bunu bilmenin faydası şu ki, yolun uzunluğunu ve hedefin uzaklığını bilince insan, her günün o yolu biraz daha kısalttığını, her attığı adımın kendisini hedefe biraz daha yaklaştırdığını da bilir. Lakin hedefe, mesela beş sene sonra varacağım der ve bu müddet zarfında umduğunu bulamazsa meftur olur. Muallim arkadaşlarımı bundan vikaye ederim. Sizler için, hepimiz için asla fütur yok, azim ve ümit var. (Alkışlar).”
Alıntı129 – Sayfa329 – “… kafaları mazinin demir çemberi içinde kilitlenen milletin vay haline!”
Sayfa333’de, yine yukarıdaki alıntıların sahibi olan İsmet Paşa’nın ülkedeki iktisadi sorunları belirttiğini not ettim.
Alıntı130 – Sayfa336 – “… Görüyoruz ki, ilk tedrisat meselesini halledebilmek için bugün elimizde bulunan yolların birisinden veya hepsinden giderek neticeye varmak imkanı yoktur. Bendeniz ve arkadaşlarım şuna, kaani olduk ki; ilk tedrisat meselesini bir an evvel halledebilmek için başka tipte bir mektep, yani ‘köy mektebi’ namiyle çok az zaman isteyen ve çok az para ile meydana getirilmesi mümkün olan bir tip mektep yapmak mecburiyetindeyiz. … İsveç, Norveç gibi hayatı ve halkın dağınıklığı itibariyle bize benzeyen memleketler, ilk tedrisat meselesini seyyar muallimlerle halletmişlerdir. …”
Alıntı131 – Sayfa340 – “… sen eğer maarifi köylere sokmak istiyorsan kasabanın kenarına birer baraka yaptır; samandan, ottan minder yaptır; arpa, fasulye topla ve her köyden beş-altı tane çocuğu cebren getir. Orada köyde yediğini içtiğini yedir, içir, tahsir ettir, dedi. (Bravo sesleri). Binaenaleyh bir köylünün bana verdiği bir fikir benim için bir mebde-i hareket olmuştur. Bunu nazar-ı dikkate aldım. Köylerde en evvel ve en acil şekilde maarifi tesis için bundan başka çare ve imkan olmadığına kanaat ettim. Bana bir köylünün bile verdiği bir fikri hahişle kabul ettikten sonra arkadaşlarımdan herhangi birinin vereceği fikri bila tereddüt kabul ederim. …”
Aşağıdaki alıntı için “liyakat sahibi maarif vekilliği Mustafa Necati Bey” yorumunu yaptım:
Alıntı132 – Sayfa342 – “… Onların çıkardıkları Hayat, Terbiye ve Maarif Vekaleti Mecmuası adlı dergiler incelenecek olursa, bu hükümlerimizi kuvvetlendirecek yüzlerce misal bulmak mümkündür. …”
Alıntı133 – Sayfa348 – “… Tiyatronun, sinemanın; mektep kadar, hatta bazı ahvalde mektepten daha telkinkar bir rol yaptığını teslim etmemek mümkün müdür? Spor işlerimizi daha esaslı bir surette tanzim etmekten uzaklaşabilir miyiz? …”
Aşağıdaki alıntı için “şimdi bile yararlanılabilecek noktalar, hâla geçerli” yorumunu yaptım:
Alıntı134 – Sayfa349 – “… Vekil Mustafa Necati, etrafına topladığı iş arkadaşlarıyla beraber gece gündüz çalışarak demecinde işaret ettiği yeni işleri gerçekleştirmeye yarayacak kanun tasarılarını hazırladı. Bunlar hazırlanırken Dewey’in raporu, memleket gerçekleri, Avrupa’dan gelen fikir akımları, salahiyet mevkilerinde bulunanların geçirmiş ıoldukları tecrübelerden kazanılmış bilgiler, onları uygulayacak öğretmen ve idarecilerin durumları, devrimin getirdiği yeni ve ileri prensipler, aydınlar arasında belirmeye başlayan bir küme insanın, halkçılık ilkesine dayanan, Batı uygarlığına bağlılığı anlatan yeni hayat anlayışı, Cumhuriyet’i kuran büyük kahramanların eğitim meselesinde gütmek istedikleri politikanın ana hatları gibi hususlar göz önünde tutuluyordu. …”
Aşağıdaki alıntı için “yeni türk alfabesinin temeli?” yorumunu yaptım:
Alıntı135 – Sayfa350 – “… Yabancı uzmanlar, bizim maarifçilerimizin göremedikleri, görüp de ortaya atamadıkları hayati problemleri çekinmeden raporlarına yazabiliyorlardı. Mesela 1925 yılının sonlarına doğru Türkiye’ye gelmiş olan Prof. Kühne, ayrıldıktan birkaç ay sonra gönderdiği raporunda şöyle diyordu: Okulda yazmayı öğrenmek için nispeten uzun bir zaman harcanması lazım geldiği dikkati çekmektedir. Bu, yazının (Arap harfleriyle yazı) sistemiyle ilgilidir. Arap harfleriyle yazılan yazıyı değiştirmek mümkün olup olmaması öğretim tekniği mülahazasına bağlı olmayıp, o mesele birinci derecede bir medeniyet politikası meselesidir. Kök itibariyle Türkçe ile akrabalığı olan Macar ve Fin dillerinde yapıldığı gibi bir (transkripsiyon) uygulanırsa, hiç şüphesiz, Batı uygarlık alemine katılma keyfiyeti daha çok kolaylaştırmış olur. …”
Sayfa352’den şu notu aldım: “Nutuktaki gibi, örneklerin meclis tutanaklarından verilmesi çok iyi…”
Alıntı136 – Sayfa353 – “İlk tahsile ehemmiyet vermeyi vazife addediyoruz. Arkadaşımız, canlı bir noktadan bahsettiler. Dediler ki: ‘Meslek mektepleri vardır, ne olacak? Şimdiye kadar bizim tahsilimizin, terbiyemizin, çocuklarımıza verdiği nedir? Namütenahi kitaplar okuyorlar ve çocuklar kafalarında birçok şeyler olduğu halde amel-i hayatta muvaffak olamıyorlar. … [+ muallim eksikliği]”
Alıntı137 – Sayfa355 – “… Yalnız bir noktayı arz edeyim: köy çocuklarını köyden alıp da şehirde okutmak hatalıdır. Bu sistem tatbik edilmiş, mahzurları görülmüştür. Köyden çocukları almışlar, şehir mektebinde okutmuşlar. Mektebi ikmal edince o çocuklar köyüne dönmek istememişlerdir. Elimizde böyle çocuklar vardır. Onun için köy çocuklarını şehirde okutmayacağız, köyünce okutacağız. O, köyünde ne görüyorsa o hayatı yaşayacaktır. Yani mektebin içinde büyük bir arsa olacak orada çalışacaklar, hayvan bakmasını öğrenecek, bu suretle köylerinden ayrılmayacaklar. Tabii bunların programlarını Talim ve Terbiye Heyeti tetkik edecek, yapacaktır. Köy muallimlerini getireceğiz, … [nüfus dağılımı için de çok iyi program]”
Sayfa357’de “bölgeye göre öğretim önemli” şeklinde not düştüm.
Alıntı138 – Sayfa359 – “… Bir buçuk milyon nüfusu okutmağa mecbur olduğumuz halde bunun nısfını okutamıyoruz. Esbab-ı mucibesi muallim yoksunluğundandır. …”
Alıntı139 – Sayfa360 – “… Maarife, muhasebe-i hususiyeler bütçelerinden yüzde on vermekle hiçbir şey kaybetmezler. Bizim tetkikatımız ve Dahiliye Encümeni’nin tetkikatı bunu muvafık görmektedir. … [yüzde 10 kanunu buradan geliyor]”
Alıntı140 – Sayfa365 – “… Madde 3 – Maarif Vekaleti işbu parayı muallim mektepleri inşaatiyle tesisatına hasreder. …”
Alıntı141 – Sayfa366 – “[yüzde onlar] … Türkiye’de, bu kanunun kabul edildiği tarihten itibaren öğretmen yetiştirme meselesinde büyük hamleler yapmak imkanına kavuşulmuştu. Yine bu tarihten sonra ilkokullara öğretmen yetiştiren kaynak ikileşiyordu: Şehirlerde açılmış öğretmen okulları, köylerde açılmaya başlanan, köy öğretmen okulları. …”
Alıntı142 – Sayfa366-367 – “… Maarif vekilinin Büyük Millet Meclisi huzurunda verdiği söze göre bu kanun kabul edildikten sonra on yıl geçince 30000 öğretmen yetişecek, böylece köylerin öğretmen ihtiyacı tamamen giderilecekti. Bunun nasıl çetin bir yol olduğu henüz kestirilemiyordu. …”
Alıntı143 – Sayfa367 – “… Salahiyet ve icra mevkilerinde bulunanların çoğu, hele aydın zümre çoğunluğu ve halk modern, konforlu, hijyen kaidelerine uygun binalara yabancı oldukları için, yeni yapılan okulları pek lüks buluyor, onlar için, harcanan paraları israf addediyordu. [esir fil hikayesindeki gibi]”
Alıntı144 – Sayfa369 – “… Ankara Gazi Mustafa Kemal Öğretmen Okulu (şimdi Gazi Eğitim Enstitüsü) binasının planları inşaat dairesi kurulmadan önce Mimar Kemal tarafından hazırlanmıştı. Yapım işlerinin zorlukları iş arttıkça ve yıllar geçtikçe büsbütün çoğaldı, ilgilileri yıldırıcı bir şekil aldı. [şimdiki gazi üniversitesi eğitim fakültesi] …”
Alıntı145 – Sayfa369 – “… Çevreyi yaratabilmek, bütün işlerin başında geliyordu. Çünkü bu olmadıkça bütün tohumlar nadas edilmemiş boz bir toprağa atılacaktı. Muhit çok çoraktı. Meslek kitapları pek azdı. Önemli pedagoji eserleri henüz dilimize nakil edilmemişti. …”
Alıntı146 – Sayfa370 – “[o dönemde Avrupa’nın durumu] … Aynı tarihlerde, Birinci Dünya Savaşı’ndan yenilerek çıkan Avrupalı milletler, yeniden derlenip toplanmak için eski metotların birçoğunu bırakarak, yeni bir dünya görüşüne bağlanarak büyük hamleler yapıyorlar veya yapmaya hazırlanıyorlardı. Bu gibi hamlelerden birine sahne olan Viyana, mektepçiliğin Kabesi haline geliyor, Rusya’da beş yıllık kalkınma planları hazırlanarak onlara göre çalışılıyor, İtalya’da faşizmin ilkelerine uyularak göz kamaştırıcı eğitim işlerine girişiliyor, Almanya’da en yeni pedagoji akınları gerçekleştiriliyordu. İngiltere, Belçika, İsviçre ve Fransa’da yeni öğretim metotları keşfedilerek deney okullarında sınanıyordu. …”
Alıntı147 – Sayfa371 – “[dönemin köylü tasviri] … İhtiyarlardan, çocuklardan başka erkekleri az olan beş haneli kköylerden beş yüz evlilerine kadar Anadolu’nun birçok yerlerini gördüm. Yeşil ağaçların altında beş on toprak kümesinden, güzel bir ırmağın kenarında oldukça düzgün 5-10 kulübeden ibaret, bazen geniş ovaların içine dağılmış oldukça kalabalık köylerden geçmeyenler, onların yoğurtlu çorbasından, mayasız hamurundan yapılmış ekmeklerinden yemeyenler, eli değnekli ihtiyarların, türkü çağıran çocukların, süt sağan genç kızlarla tarhana yoğuran ihtiyar anaların ruhlarında ne kadar gizli bir fazilet cevheri olduğunu anlayamazlarsa çok mu? Anadolu’da köylüler, görüldüklerinden bambaşka bir benlik sahibidirler… …”
Alıntı148 – Sayfa372 – “… Bir muhtarın, bir jandarmanın emirleri karşısında son nafakasını verirken, yine millet ve memlekete selamet duasını eder, ambardaki son buğday taneleri erzak çuvalına boşalırken o, darıdan yapabileceği ekmeğini düşünerek müteselli olur… Anadolu’da harple alakadar olan unsur köylüdür. Ve harp, Anadolu köylüsünün çok alıştığı bir sanat ve adet haline girmiştir. …”
Alıntı149 – Sayfa373 – “… Bazı Garp mekteplerinde gençlerin mektebi faaliyetleri haricinde mutlaka makul bir şeye, bir işe merak etmeye teşvik edilmeleri, onları ‘canı sıkılmayan’ veya ‘canının sıkıntısına sıhhat zararına olmamak üzere çare bulabilen’ bir insan haline getirmek maksadına mebnidir. Eğer genç nesli münhasıran büyük şehirler için yetiştiremiyorsak, İç Anadolu’nun istismarında bu nesil vasi mikyasta vazife alacaksa bu mühim terbiye meselesini hatırdan çıkarmamamız lazımdır. … [boş durmayan bir nesil gaye edinilmiş]”
Alıntı150 – Sayfa373 – “… Bugünün Türk genci için en büyük milli emel şu olmalıdır: Türkiye’de kurtarılmamış, medeniyet nuru ile tenvir edilmemiş, insanlık hayatından nasibini almamış bir tek köy kalmayıncaya kadar halk için çalışmak. Gençlik için en gür neşe memba-ı emellerdir. Ruhun haricindeki membalardan gelen neşe, nadiren saftır ve daima geçicidir. Gençlere temiz ve devamlı neşe veren bir kaynak lazımdır. Bu kaynağı herkes kendi ruhunda bulabilir. Elverir ki o ruhun milli cemiyetle bir ittisali olsun. [mutluluğun formülü] …”
Alıntı151 – Sayfa378 – “… Son asırda siyasi, fikri, içtimai ve iktisadi sahalarda meydana gelen değişikliklere muvazi olarak terbiye telakkisinde ve mektep teşkilatında da büyük değişiklikler hasıl olmuştur. Bu mesut tahavvülün neticesi olarak, çocukların saatlerce sıralar üzerinde oturarak sadece muallimlerin takrirlerini dinledikleri eski mektep yerini; malumatı bizzat işleyerek kazandıkları faal mektebe: hayat ve iş mektebine terk etmiştir, etmek mecburiyetindedir. …”
Alıntı152 – Sayfa380 – “… 3.İş prensiplerine müstenit tedrisat kursunun açılması: Yukarıda amaçları belirtilen müfredat programlarını uygulayacak öğretmenleri yetiştirebilmek için, öğretmek okullarında çalışan resim, elişleri öğretmenleriyle istekli ilkokul öğretmenlerine, Ankara’da vekillik binasında 1926’da kurulmuş olan okul müzesinde ‘İş Prensiplerine Müstenit Tedrisat Kursu’ açıldı (10 Temmuz 1926). Bu kursa devam edeceklere ders göstermek üzere Leipzig Pedagoji Enstitüsü ve İş Öğretmen Okulu profesörlerinden Prof. O. Frey ile G. Stiehler getirildi. …”
Sayfa384’te “1925’lerde köylere muallim yetişmiyor” notunu aldım.
Sayfa385’te “Köy Muallimleri Kanunu Tasarısı”nın altını çizdim.
Alıntı153 – Sayfa386 – “… Onun için bizim, kendi ihtiyaçlarımıza ve köylerimizin özelliklerine yeni bir eğitim kurumu yaratmamız icap ediyordu. …”
Alıntı154 – Sayfa387 – “… [çok önemli örnekler] Misal: Köylerimizde sebze zeriyatı çok iptidai ve çok noksandır. Biz köyde tesis edilecek ilk mektebin orada bütün meyve ve ecnası ile sebze zeriyatına vücut vermesini ve buna kendisini fiili numune teşkil etmesini istiyoruz. Bu olmayacak bir şey değildir. Bunun için köydeki mektebimizin 3-4 dönümlük bir tarla içinde inşa edilmesi ve orada muallimlik edecek kimsenin sebze yetiştirmek fennine sahip olması lazımdır. Muallim, mektebini ihata eden tarlanın bir kısmında talebesiyle beraber çalışarak, sebze yetiştirecek ve bu fiili tahsil köy için mükemmel numune teşkil edecektir. Misal: Fenni bir arı kovanı senede vasati 25 okka bal verir. Adi kovanlar bunun yarısını dahi vermez. Köy mektebinin 20-30 kovan ile başlayacak arıcılığı köyde bu kolay sanatın tesis ve tamimine hizmet edecektir. Misal: Her eve her sene 5 ağaç dikilse, bir müddet sonra köyde, hatırı sayılır bir orman husule gelmiş olur; köy mektebi arazisinin bir kısmında -oyuncak kabilinden- numunelik bir koru vücuda gelebilir. Misal: Mevsimle ipekböceği köy aileleri için adeta zahmetsiz bir eğlence halinde ehemmiyetlice bir irat membaı teşkil edebilir. Köy mektebi arazisinin diğer bir köşesinde veya kenarında yetiştireceği dut ağaçları ile bu numuneyi dahi herkesin göz önüne koyabilir. Orada ipekböeceğini ve kozayı yetişterecek olan çocuklardır. Bu çocuklar mektepte tatbik ettikleri bu dersi evlerinde takip ve idame edeceklerdir. Misal: Hastalıklardan tehaffuzun iyi bilinen basit kaideleri ve şartları vardır. Köy mektebinin muallimi hıfzısıhha ilminin alemidir. O, bu kaide ve şartları çocuklara aşılayacak ve giderek bütün köye tamim edecektir. Misal: Köyde yalnız babadan bulunma bir iki nevi değil, belki yetişebilecek meyvelerin hepsi ve bunların en iyileri yetişmelidir. Köy mektebinin hocası meyveciliği bilir ve mektebin bahçesinde bunu -fiilen çocuklar ile beraber çalışarak- tatbik ederse, çok geçmeden köyde yetişebilecek meyvelerin en iyilerini yetiştirmekte köylülerin yekdiğeri ile müsabakaya giriştikleri görülebilir. Misal: Köy mektebi yavaş yavaş hayvan cinslerinin ekmellerini yetiştirmekte dahi köye örnek olabilir. İlk seneleri civardaki panayırlarda köy mekteplerinin hayvanları birinciliği kazanacak ve bu numune yavaş yavaş bütün köyleri ateşleyecektir. Misal: Köy mektebinin hocası toprakların cinslerini ve bunların tabii ve suni gübrelerle tadil ve ıslahını bilen bir adamdır ve o, bilgisini mektebin tarlasında tatbik edecektir. Hiçbir ziraat darülfünunu köy mektebinin köyde ziraatı ıslah için oynadığı rolü oynayamaz. …”
Alıntı155 – Sayfa389 – “… Köyün özelliklerine göre öğretmen yetiştirmek üzere ilk kurum 1926 tarihinde ‘Köy Öğretmen Okulu’ adıyla Kayseri civarında Zencidere köyünde, evvelce yabancılar tarafında yaptırılmış binalarda açılmıştır. Bu okula ilköğretimi bitirmiş çocuklar alınacak, üç yıl okutulduktan, umumi ve mesleki bilgiler verilerek yetiştirildikten sonra köy okullarına öğretmen tayin edilecekti. …”
Sayfa391’de köy öğretmen okullarındaki hocaların sevecen olduğuna dair not düştüm.
Alıntı156 – Sayfa393 – “… Okulumuz, nihayet (200) evli bir köy içinde bulunuyordu. Burada meyhane… gibi kötü itiyatlar almak bakımından korkulacak yerler de yoktu. Köyün küçük kahvesinde oturan arkadaşlar pek az bulunurdu. Buna rağmen ders saatlerinin dışında kalan zamanımız yine okul sınırları içinde geçirilirdi. … Erciyes’in koltuğunda, bir dağın tepesinde geçen bütün günlerimiz pek yeksenaktı. Aylar geçer, ne bir gazete yüzü görür ve ne de bir sinema seyrederdik. Medeni aleme karşı adeta dargın gibiyiz. Bu ihtiyacı duyuyoruz, fakat şehre inmek pek güçtü. [fazla disiplin problemi varmış] … Bugün bir köy okulunda, yarın Tahlas’ta başka bir gün de Kayseri’nin… falan okulundayız. … Bu gibi müesseselerde, sinema gibi medeni bir ihtiyaçtan mahrum edildiği zaman, öğrenci onu derin bir iştiyakla arıyor. …”
Alıntı157 – Sayfa394 – “… Öğrencilerin gerek yiyim ve giyim ve gerekse sağlık durumlarıyla okul idaresi yakından ilgilenirdi. …”
Sayfa395’te pratik derslerin teorilerle öğretilmeye çalışıldığına dair not düştüm.
Alıntı158 – Sayfa397 – “[köylü muallimle ilgili] … Biraz sonra ellerinde birer ağaçtan örme sepet ve sini gibi şeylerle herkes ikişer kap yemek getirerek etrafa dizmeye başladılar. … Cidden zavallı insanlardı. Pek basit yaşıyorlar. …”
Alıntı159 – Sayfa398 – “… Şimdi etrafım tamamiyle boşalmıştı. Derin bir yeise düştüm ve ağladım. … İlk zamnalrda benim için bir menfa kadar soğuk olan bu küçük köye, beni bağlayan çocuklar oldu. Oradan ayrılmaya karar verdiğim zaman müdürün şu son sözlerini hatırlıyorum: ‘Sizleri adım adım takip edeceğim. Gideceğiniz köy ne kadar sönük olursa olsun, orayı seveceksiniz. Çalışma muhitiniz ne kadar gayri müsait olursa olsun, her şeyi göğüsleyeceksiniz, öğretmenlik mesleğinin, feragat mesleği olduğunu bir dakika bile hatırınızdan çıkarmayacaksınız!’ İşte ilk günlerde beni kararlarımdan çeviren bu sözlerdir. Bir türlü onların tesirinden kendimi kurtaramıyordum. …”
Alınt160 – Sayfa399 – “… Ta Meşrutiyet devrinden beri bu mesele zaman zaman ele alınarak kurcalanmakta ve onu halletmenin çareleri aranılmaktaydı. Fakat hiç kimse köklü bir değişikliğe cesaret edemiyordu. Mevcut Arap harfleri türlü şekillerde ıslah edilerek okuma yazma kolaylığını sağlayıcı bazı teklifler ortaya atılıyordu. İlköğretime, halk eğitimine önem verildikçe harf meselesinin zorluklarıyla daha çok karşılaşılıyordu. Bir karar verme zamanı yaklaşmıştı. …”
Alıntı161 – Sayfa400 – “… Gazi, bu söylevinden sonra, memleket içinde birçok seyahatler yaparak halkı, devlet memurlarını yeni harflerden imtihan etmeye başladı. …”
Alıntı162 – Sayfa401 – “… Teşebbüs, Türk milleti içinde bila istisna herkese okuyup yazmayı öğretmek teşebbüsüdür. …”
Alıntı163 – Sayfa402 – “… Bugün, memleket baştan başa bir dersane halindedir. Bu dersanenin başmuallimi bu milletin başlıca hazinesi olan büyük evladı Gazi’dir. (Alkışlar). Türk milleti bu dersaneden muvaffak çıkıncaya kadar çalışacak ve az zamanda tam muvaffakıyetle çıkacaktır. (Mutlaka sesleri). İstikbale bakarken hiç bu anda olduğu kadar itimatlı ve ferah bulunmadım. Gelecek nesiller babalarının bütün azim ve muvaffakıyetlerinin sırrını onların sadık ve samimi Cumhuriyetçi olmalarında ve bahusus Cumhuriyetin müessisi bulunan, Cumhuriyetin bu memleketin her evladında aziz bir mefkure olarak yerleşmesi için bütün hayatını vakfetmiş olan büyük Reisicumhuru itimatla ve muhabbetle takip etmesinde arasınlar. (Sürekli ve şiddetli alkışlar) [13 Eylül 1928, İsmet Paşa]
Alıntı164 – Sayfa403 – “… Latin esasından Türk harflerinin Türk diline ne kadar uygun olduğunu, şehirde ve köyde, yaşı ilerlemiş Türk evlatlarının ne kadar kolay okuyup yazdıklarını güneş gibi meydana çıkarmıştır. … [testler yapılmış]”
Alıntı165 – Sayfa406-407 – “… İlköğretimin modern manasıyla gelişebilmesi için Osmanlı İmparatorluğu zamanından beri sürüp gelen ve toplum hayatını felce uğratan birçok engelin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Mesela kadını erkekle eşit haklara ve vazifelere sahip kılmak şarttı. Bu yapılmadıkça kız-erkek bütün çocukları belli yaşlarda mecburi öğretime tabi tutmak hem kolayca gerçekleştirilemez, hem de hakiki manasını kazanamazdı. Tıpkı bunun gibi erkek ve kadını medeni insanlara mahsus kıyafete, giyime kavuşturmak, onlara gerçek şahsiyetlerini kazandırmak elzemdi. Şehirlerde, mahallelere, memleketin dört bucağında köylere kadar kol salmış olan tekkeler açık bulundukça modern eğitim kurumlarının topluma mal etmeye çalıştıkları değerlerin kökleşmesine imkan yoktu. Yüzyıllardan beri Osmanlılık damgası altında şahsiyetini, benliğini, dilini kaybetmeye başlamış olan Türk okuryazarlarını ve ulusunu yeni bir tarih ve dil telakkisine sahip kılmak, en can alıcı meselelerden birini teşkil ediyordu. … Bundan sonra arılar gibi çalışarak petekleri, bilgi ve bilim denilen balla iyice doldurmak lazım geliyordu. …”
Alıntı166 – Sayfa408 – [10 yılda 15 milyon genç] “… Onun için bu davayı, her türlü gelip geçici heveslerden, politika oyunlarından, rutinin uyuşturucu tuzağından, gelenek ve göreneğin zararlı etkilerinden koruyarak bilimsel esaslara göre yürütmek, mutlak surette lazımdı. Ancak böyle hareket edilmekle ebedi değer olarak kabul edilen bilimsel düşünme, her türlü şart altında doğruya inanma, adaleti sağlama, güzeli sevme, çağımız uygarlığına bağlanma, eşit hakları geniş halk yığınları arasına yayma mümkün olabilecekti. O zaman ileride, her türlü şart altında devrimin ana prensiplerini canla başla koruyacak insan sayısı çoğalacak, ülküler bir nevi halk felsefesiyle beslene beslene yıkılmaz fikirler, ilkeler ve alışkanlıklar haline geleceklerdi. …”
Alıntı167 – Sayfa409 – “… Böyle işletilen kurumlar, daha çok ezberci, nutukçu, kılık kıyafet bakımlarından gösterişli, lafçı, paraya tapıcı, bireysel düşünücü kişiler yetiştirirler. Memlekete hizmete sıra gelince, bu gibilerin çoğu işin bulunduğu yerde hizmet kabul etmezler, kendi istedikleri şartlara ve yerlere göre devletin kendilerine iş sağlamasını dilerler. Bu mümkün olmayınca bedbinleşir, birçok fedakarlığı göze alarak kendilerini yetiştirmiş olan devleti tenkit etmeye başlar, toplumun içine sürekli huzursuzluk tohumu saçan unsurlar haline gelirler. [hâla var] …”
Alıntı168 – Sayfa411 – “… Köy davası o kadar kolay, basit bir iş olarak kabul ediliyordu ki … [köy umursanmıyor]”
Sayfa415’te aldığım not “maaşlar ödenmiyor” şeklinde.
Alıntı169 – Sayfa417 – “… Biz o şerait içinde yetişmekteyiz ve memleketi öyle çetin istikballere hazırlamaktayız ki, bir liradan yarım lira değil, bir liradan bir buçuk lira istifade etmek yolunu bulmalıyız. Fakat sarf ettiğimizin yarısı kadar verim alınmağa ve memlekete bunu kabul ettirmeğe kimsenin hakkı yoktur. …”
Alıntı170 – Sayfa419 – “… Bu raporla meseleyi kökten ve süratle halletmeye elverişli tedbirler yoktur. Özel idareler için bir nevi yük telakki edilen ilköğretim masraflarını veya bunun mühim bir kısmını devlet bütçesine almak, özel okulların artmasını teşvik etmek, mekteplerde okutulan şeyleri memleketin hakiki ihtiyacına tetabuk edecek şekle getirirsek, köyde eğitim geliştirilmesine önem vermek, özel idarelerin birikmiş borçlarını tasfiye etmek, ihtiyaca yetecek sayıda öğretmen yetiştirmek, liselerde pedagoji şubeleri açmakla ilköğretimin sağlanamayacağını belirtmek gibi esasen bilinen fakat yapılmayan teklifler, raporun özünü teşkil eder. Mesele iç politikanın pek üzücü ve can sıkıcı bir konusu olarak, 1936 yılına kadar çeşitli komisyonlarda sürüklendi, durdu. [bütçe büyük problemdi] …”
Alıntı171 – Sayfa420 – “… Bu gevşeklik ve derbederlik yıllarında, tıpkı ilköğretim meselesi gibi önemli telakki edilerek girişilen ekonomik ve endüstriyel kalkınma işleri ön plana geçti. Hatta o sıralarda bazı iktisatçılar tarafından şu korkunç fikir ortaya atıldı: ‘Bir memleket, ekonomi bakımından kalkınmadıkça, maarif yönünden kalkınamaz!…’ [Tonguç buna karşı] …”
Alıntı172 – Sayfa423 – “… Meşrutiyet’in ilk yıllarında medreseden modern bir öğretmen okulu yaratan İstanbul Darülmuallimini’nin müdürü M. Satı, yetiştirdiği talebesini geniş sınırlı Osmanlı İmparatorluğu toprakları içine dağılmış vilayetlerin birçoğuna giderek, iş başında görmüş, onlara bulundukları yerlerde yardım etmeye çalışmış, gereken direktifleri vermiş ve bu seyahatte topladığı izlenimlere göre başında bulunduğu kuruma yeni şekiller vermeye çalışmıştı. Onun yaptığını yapan bir öğretmen okulu müdürü veya vekillik merkez teşkilatı mensubu yetkili insan çıkmamıştır. Çünkü hem teşkilatın bünyesi ona elverişli değil, hem de okul müdürlerinden biri bunu yapmaya kalkacak olsa, idare işlerinin başında bulunanlar böyle bir hareketi hoş görmezlermiş. Vekillik devlet hesabına okutulan genç öğretmenleri paraşütle atar gibi Anadolu’nun kasaba ve köylerine serper, sonra onların yerleşip yerleşmemeleri, vazifelerini yapıp yapmamaları, bulundukları yerlerde tutunup tutunamamaları gibi meselelerle meşgul olmaya girişmez, bunların hepsini genç öğretmenlerin aklıselim veya idealizm kudretiyle bizzat halletmelerini beklerdi. Böyle yapılmayıp onlar işlerinin başında yoklansalardı, o zaman aksaklıklar anlaşılacak ve gereken tedbirleri alma yoluna gidilecekti. Fakat işleri idare edenlerce böyle bir yol tutulmamıştı. [bu gözlem çok önemli!] …”
Alıntı173 – Sayfa424 – “… O, her öğretmenin süratle birer eve kavuşturulmasını, öğretmenlere ihtiyaçlarına yetecek miktarda maaş verilmesini, öğretmen okullarının tiplere ayrılmasını, köy okulları ile onlara öğretmen yetiştirecek kurumlara arazi sağlanmasını, öğretmenlerin memleket içine veya yabancı memleketlere inceleme seyahatlerine gönderilmelerini, köy okullarının çiftçilerin ihtiyaçlarına ve hayat şartlarına göre kurulmalarını teklif etmişti. Bu isteklerin hiçbiri ele alınarak onların gerçekleştirilmeleri için çalışılmadı. Bunların yapılmalı çeşitli mazeretlerle hep geleceğe bırakıldı. … Yalnız bazı vilayetlerde cerbezeli, otoriter valiler, ileride öğretmen bulup bulamayacaklarını hesaba katmadan köylerde veya kasabalarda yeni okul binaları yaptırmak için gayret gösteriyorlardı. … Öğretmen yetiştirme problemi memleketin ihtiyaçlarına göre teşkilatlandırılmadı. [stajdan farkettiğimde buydu. Yeniliğe açıklık yok.] …”
Alıntı174 – Sayfa425 – “… Öğretmen okulları programları 1931 yılına kadar bu şekli muhafaza etti. Bu tarihte meydana getirilen öğretim programının eski programdan farklı tarafı, din derslerinin kaldırılmış olması, yeni olarak yurt bilgisi, fen bilgisi, askerlik derslerinin konmuş bulunması, haftalık ders saatlerinin her sınıfta tekrar 33-35’e çıkarılmasıdır. …”
Sayfa426’da “merkezi denetim az olduğu için vizyonlu öğretmenler kendileri inisiyatif aldılar.” Notunu düştüm.
Alıntı175 – Sayfa427 – “… Çünkü evvela öğrenci, böyle bir kurumda nazari derslerden kurtulup pratik şeylerle meşgul olmak için vakit bulamaz. Ölçüsüz bir şekilde verilen nazari derslere ait maddeleri -hazmedilemedikleri için- ezberlemek lazımdır. Bunu yapmak da geniş zamana bağlıdır. Öğrenci bir defa bu yolu tuttu mu, ondan sonra başını kitabın üstünden kaldıramaz; hayatla, tabiatla, sosyal olaylarla, ders kitaplarının dışında kalan kitap ve dergilerle, çevredeki hayvanlar ve bitkilerle uğraşmaya asla vakit bulamaz. Ondan sonra, türlü derslerin öğretmenleri birbirleriyle yarış edercesine, çocukların önlerine ezberlenecek bilgileri veya kitap sayfalarını, ders notlarını yığmaya başlarlar. Her öğretmen yalnızca kendi dersinin pek önemli olduğundan -bazen başka derslerin aleyhinde konuşmayı da göze alarak- söz açar. Belli bir ölçüye, bilimsel bir esasa dayanmadan tertiplenen müfredat programlarındaki ders maddelerindeki yıl sonuna kadar okutup bitirmekle mükellef tutulan öğretmenler, ders takrir etmekten kurtulup öğrencileri deney, iş, gözlem ve incelemeler yapmak üzere geniş sınırlı bir çalışma alanının içine sevk edemezler. [pratik bilgi eksikliği] …”
Alıntı176 – Sayfa430 – “… Öğretmen okulunda iken, resim, elişleri, müzik gibi derslere önem vermezdik. Fizik, kimya, riyaziye, tarih ve coğrafya gibi derslerden göz açıp onlarla meşgul olmaya vakit bulamazdık. Bazı öğretmenlerimiz bizim bu derslere çalıştığımızı görünce kızarlar: Ben sana imtihanda resim ve müzikle uğraşmayı gösteririm, derlerdi. Biz de çalışmaktan vazgeçer, tekrar kitaplara sarılırdık. Hayata atılıp ilkokul müfredat programını tatbik etmeye sıra gelince hatamı iyice anladım. Fakat iş işten geçmişti. [hâla aynı?] … Hasta çocuğunu sırtlanıp derdini açmaya gelen anaya öğretmenin kapısı kapanırsa, geleceğin bütün yapıcı ümitleri kurur ve bu kapı kültüre hasret, bilgiye aç yurdumuzun yüzüne kapanmış olur. …”
Alıntı177 – Sayfa432 – “… öğretmen okullarının çoğunda çeşitli korkular vardı: Müdür korkusu, inzibat meclisi korkusu, not korkusu, idareden, (talimatnameden) korkma, sert ve gaddar öğretmenden korkma gibi. Böyle okul çocuğun kişiliğini geliştireceği yerde körletir, onu pısırık ve çekingen bir hale getirir, hayattan soğutur, karamsar görüşlü insan haline sokar. [disiplin değil, korku] …”
Alıntı178 – Sayfa432 – “[çok önemli bir cümle =>] … Biz hak aramayı ihtilal kavramı ile karıştırırdık. …”
Alıntı179 – Sayfa433 – “… 1933 yılında, … ‘Köy İşleri Komisyonu’ kuruldu, …”
Alıntı180 – Sayfa436 – “… Maarif Vekili Reşit Galip, 13.8.1933 tarihinde vekillikten ayrılınca Köy İşleri Komisyonu’nun raporunda saptanan bu güzel fikirler de gerçekleştirilmeden tatlı ve hoş bir rüyanın izlemleri gibi kaldı. …”
Alıntı181 – Sayfa443 – “… Muallim moralini yükseltecek müessir ve az masraflı birçok çareler vardır ve bu meselenin ehemmiyeti idrak edilip edilmez süratle harekete geçilmelidir. Bu gayeyi elde etmek için en ucuz ve müessir çare belki de köy muallim ve müfettişleri için ve onların yazılarını ihtiva etmek üzere bir mecmua neşretmektir. … yaz kampları tesisidir; burada senenin iki, üç haftasında, köy muallimleri bir araya gelerek maruz kaldıkları müşkülatı münakaşa etmeğe ve münasip mevzular üzerine verilen nutukları dinlemeğe fırsat bulurlar. …”
Alıntı182 – Sayfa447 – “… Mektebin binası ve muallimlere tahsis olunan kısımlar, mektebin mahallede göreceği işi köye aksettiren hususlarındandır. Alman köylerinin bazılarında mektep, bir ucunda sınıf ve diğer ucunda muallimlere ayrılan odalarıyla büyük bir çiftlik evidir. Mektebin sebze, meyve ve çiçek yetiştiren bir bahçesi vardır. Böyle bir mektepte çalışan muallim aynı zamanda bir çiftçidir. Eğer zevcesi iyi bir ev kadını veya hastabakıcı olursa köyde yapacakları tesir ve kazanacakları güven büyüktür. Mektebi kuran unsurların muhkem olmaları, mektebin devamlı bir müessese olmasını temin eyler. …”
Sayfa448’de “canlandırılacak köy kitabı özet olarak bloga yazılmalı, ardından diğer makalelerle birleşip makale olarak yayınlanmalı” notunu düştüm.
Alıntı183 – Sayfa455 – “… Amerika köy mektepleri muallimliği için ziraat mekteplerinden istifade etmektedir. Bulgaristan’da zirai tedrisata istinat eden muallim mektebi tipi vardır. Bu örnekler daha ziyade muallim mekteplerinin memleket ihtiyaçlarına uygunluk bakımından aldıkları vaziyeti gösterir, nitekim Rusya’da her köy emek mektebinde bir agronom ve agronomun idare ettiği bir örnek tarla vardır. …”
Alıntı184 – Sayfa455 – “… Uzmanlar ilköğretim davasında yaranın mahiyetini anlayarak hastalığa teşhis koydukları ve tedavi çareleri gösterdikleri halde onların gösterdikleri yolda gidemeyişimizin en önemli sebebi, bu işi idare edenlerin gerçek hayatı, bilhassa gerçekteki köyü bilmemeleri veya türlü düşüncelerle bilmemezlikten gelişleridir. …”
Alıntı185 – Sayfa456 – “… Niçin? Çünkü idare edenler rutinin etkilerinden kurtulamıyorlar, şahsi durumlarını düşünerek, işin zahmetlerine katlanmak istemiyorlar, geçmeyi tasarladıkları mevkilere giden yolun üstünde engeller çıkacağından korkuyorlardı. …”
Alıntı186 – Sayfa457 – “… 1936’dan 1947 ders yılının başına kadar süren bu çalışmalar sonunda, 17000 öğrenci ve öğretmeni yatılı olarak barındıran 20 köy enstitüsü kuruldu. Köylerde çalışan öğretmenlerin sayısı iki misli çoğaldı. Köy okullarındaki öğrenciler bir milyona yaklaştı. Köylerde 5000’den fazla okul, öğretmen veya sağlık memuru evi, işlik yapıldı. Bu başarılar, başta ülkülü büyük İNÖNÜ olmak üzere yüz binlerce yurttaşın işe katılmasıyla sağlandı. …”
Alıntı187 – Sayfa460 – “… Onun için bilgileri basit, fakat köklü bilgilerdi. Ezberlenmiş şeyler değildi. Onlar, öğrendiklerini ezberlenmiş bilgiler gibi bir süs vasıtası olarak saklamazlar, sık sık uygulama fırsatını bulurlardı. [bu bilgiler yanlış değil, bilgiyle desteklenmeli] …”
Alıntı188 – Sayfa460-461 – “… Eğitkenler, birçok bakımdan eğitsel değer taşıyan bu tarzdaki çalışmaları, çocuklar için bulunmaz nimet sayarak uzun uzadıysa ve bol takdirlerle belirterek anlatmışlardır. Fakat bu, madalyonun bir tarafıdır. Onun öte yüzü de vardır: Bütün işlerin kas kuvvetiyle görüldüğü devirlerde ve yerlerde çocuk pek küçük yaştan itibaren sabahın erken saatlerinde yarı uykusundan kaldırılarak, yaşına göre pek ağır ve onun bilhassa bedensel gelişmesine zarar veren işlerin içine sokulur, uzun müddet durup dinlenmeksizin o işleri yapmaya zorlanır, bunları istenilen şekilde yapmadığı takdirde hırpalanır, dövülür, sövülür. Çocuklara yaptırılan bütün işler, belli bir usule göre önceden öğretilmedikleri için bunları kusursuz olarak başarmak mümkün olamadığı, kusurlu iş ayıp sayıldığı veya sert cezalarla karşılandığı için onlar yalan söylemek, hile yapmak, başkalarını aldatmak, gizli gizli direnmek, işi baltalamak gibi huyları da küçüklükten edinmeye başlarlar, iyi çalışıyormuş gibi görünerek işi aksatmak veya elinde olmayan sebepler yüzünden aksamış işi kusursuz göstermeye çalışmak, köylü çocuğunun tabii hallerinden addedilecek bir vasfı olur, bilinçli bir eğitimle giderilmeyecek olursa o bu kötü alışkanlığı hemen hayatı boyunca taşımaya mecbur kalır. … [Anadolu köylü psikoloji özeti]”
Alıntı189 – Sayfa461 – “… Yeni bilgilere kavuşmayı sağlayacak ve bir nevi anahtar vazifesi görecek olan kurum ile onu işletecek eleman köyde yoktu. Dışarıdan gelecek bir öğretmenin köy çocuklarına ve köyün yetişkin halkına bunları okulda öğretmesi lazımdı. Köyde ilköğretim bu ihtiyaçtan doğdu ve böyle başladı [sanayi ve değişim dünya ile] …”
Alıntı190 – Sayfa462 – “…Bu arada endüstrinin hızlı geliştiği memleketlerde köylü halktan iş yapma çağında bulunanlardan birçoğu fabrika amelesi olarak büyük şehirlere göç ederek köyleri boşaltmaya başladı. …”
Alıntı191 – Sayfa465 – “… Toplum besin maddeleriyle, giyim eşyası için gereken hammadeleri elde etmekte sıkıntılu duruma düşmek istemiyorsa müstahsil ziraatçıyı mükafatlandırması lazımdır ve bunu yapmaya mecburdur. Tarım alanında çalışanların bunu anlamaları sayesinde köy canlanmaya başlar. …”
Alıntı192 – Sayfa466 – “… Danimarka ziraat okulları gibi. Tarımsal öğretime ait çalışmalarda bu cihetin göz önünden kaçırılmaması lazımdır. Çünkü bu yapılmayacak olursa öğrenci kültürsüz bir işçiden farksız bir hale gelir. Kitap okuma, müzik dinleme, şarkı veya türkü söyleme alışkanlığı gibi modern ve aydın kişilere has meziyetlerden tamamen mahrum kaldır, çok sert ve gaddar, sadece menfaat düşkünü basit bir insan olarak yaşar, sanat ve kültür sever bir kişi haline gelemez. …”
Alıntı193 – Sayfa467 – “… [pratik en önemlisi] İlkokullarla öğretmen yetiştiren kurumlarda tarımsal öğretim meselesinin en önemli noktası, öğrencilere verilecek ziraat bilgilerinin bahçe, kümes, ahır, deneme tarlası gibi uygulama yerlerinde onları çalıştırarak verilmesidir. Bunlarsız köy okulu, köye öğretmen yetiştiren kurum veya ziraat dersi hatıra bile gelmemelidir. Çünkü tatbik edilemeyen tarım bilgileri, bilgi değil, çocuklar tarafından ilk fırsatta fırlatılıp atılan nesnelerdir. Ziraat derslerinde nazari bilgilerle vakit geçirmekten, öğrencileri oyalanmaktan ise onları hiç okutmamak daha hayırlıdır. …”
Sayfa468’de aldığım not “1931 Birinci Ziraat Kongresi İhtisas Raporları, c.2”
Alıntı194 – Sayfa469 – “… Jeolojiden ziraat-ı umumiyeye, ziraat-i hususiyeden sebzeciliğe alat-ı ziraiyeden ipekböcekçiliğine, meteoroljiden iktisad-ı ziraiye, ormancılıktan pastırma, pekmez vesaire imaline, emraz-ı nebatiye ve tedavilerine varıncaya kadar tedris maddelerinde hiçbir tefrik yapmadan gerek tevziatta ve gerekse tedrisatta ameli bir hedef, pedagojik bir gaye ve sistem gözetmeden her şey konulmuştur. … [müfredat kapsamlı]”
Alıntı195 – Sayfa473 – “… Türkiye’de umumi tedrisat müesseselerinde zirai tedrisat meselesi yukarıda arz ettiğimiz safhalardan geçmiştir. Bu vaziyete göre, orta tedrisat müesseselerimize zirai bir renk ve orta tedrisat mezunlarına zirai bir terbiye vermek arzusunun hasıl olduğu ve fakat ve bu arzunun tatmini için alınmış olan tedbirlerin müsbet bir netice vermemiş olduğu neticesine varmış bulunuyoruz. …”
Alıntı196 – Sayfa475 – “… [önemli] ‘Halkalı Ali (Yüksek) Ziraat Mektebi’”
Alıntı197 – Sayfa476 – “… Çiftlik mektepleri: 1331 (M.1915) Tedrisat-ı Ziraiye Nizamnamesi’nde çiftlik mektepleri için şöyle bir tavsif bulmaktayız: ‘Çiftlik mektepleri evlad-ı züraa ameli surette usul-i cedideyi ziraatı talim etmek ve Türkçe okuyup yazar ve kendi tarlasını idareye muktedir çiftçi veya yarıcı veya su başı yetiştirmek maksadıyla vücuda getirilmiş müessisat-ı ziraiyedendir. …”
Alıntı198 – Sayfa477 – “… ‘Kastamonu Çiftlik Mektebi’ … [önemli] küçük ihtisas mektepleri … bilhassa kadınlar için birer ‘sütçülük mektebi’ tesisi tasavvur olunmuş …”
Alıntı199 – Sayfa478 – “… [rapor önemli] Yukarıdaki yazılar, Türkiye’de tarımsal öğretimin 1931 yılına kadar ne durumda olduğunu göstermektedir. Sık sık açılıp kapanan ziraat okullarının verimi nasıldı? Bunlar köyü canlandırılacak iktidarda adam yetiştirdiler mi? Yetiştiremedilerse, bunun sebepleri nelerdir? Yazıda bu cihetler açıkça ve sebepleriyle birlikte belirtilmediği için konumuz aydınlatılmış olmadı. Sadece ziraat okullarının ne zaman, nerelerde açılmış ve ne zaman kapatılmış olduklarını öğrenmiş bulunuyoruz. … mahiyette bilgi ve hükümler vermektedir. Onun raporu da Birinci Ziraat Kongresi, c.1 adlı eserde yayımlanmıştır. Şimdi Uzman Celal Bey’in …”
Alıntı200 – Sayfa478-479 – “… mevcut bir direktif ve talimatname olmaması. … mesleki kabiliyetleri tetkit olunmadan vazifeye tayinleri. … rapor itasından ve kırtasiyecilikten ibaret olması … Kıymetli ve en mühim, maksad-ı asliye hizmet edecek olan küçük memurlara ya hiç harcırah tahsis edilmemesi veya o kadar az edilmesi ki, bu paranın yapılacak işle hiç de mütenasip olmaması neticesi olarak tetkikat ve köylüyü ikazın akim kalması. … basit olmayan köylüyü ikaz ve irşat … evsafa malik olmamalı [6 madde] …”
Alıntı201 – Sayfa479 – “… Büyük çiftçiler, oğullarının ziraat tahsil etmeleri için maalesef alakadar olmuyorlar. Bunun bittabi muhtelif sebepleri vardır: birincisi, ziraat mesleği güç ve yorucu bir meslektir. Bundan maada ziraatçılık memleketimizde gerek istibdat ve gerekse meşrutiyet devirlerinde layık olduğu kıymeti iktisap edememişti. …”
Alıntı202 – Sayfa482-483 – “… Uzman Celal Bey’in raporundaki hükümlere göre ziraat okullarından çıkanların köylere gidip oralarda tarım işleriyle uğraşmadıkları, bunun yerine memur kadrolarında yer aldıkları, bu işleri teşkilatlandırmak vazifesiyle mükellef olanların memleket realitelerine, tarımsal öğretimin ana prensiplerine vakıf olmadıkları, bu yüzden okullarımızda köyü canlandıracak vasıfta kişiler yetişmediği, halbuki memleketimizin buna çok muhtaç bir durumda bulunduğu, zirai neşriyat bakımından da müspet işler yapılamadığı anlaşılmaktadır. …”
Alıntı203 – Sayfa489 – “… Açıkça anlaşılan hakikat, encümenin de tarımsal öğretimin amacını doğru yolunu ve bünyemize uyacak tedbirleri henüz bulamamış olmasıdır. …”
Alıntı204 – Sayfa492 – “… Köylere ziraatçı yetiştirme meselesi böyle menfi bir sonuç alınca yeni çareler aranıldı. 16 yaşını aşmamış köy çocukları için öğretim süresi üç yıl olan Teknik Ziraat ve Teknik Bahçıvanlık okulları açmak üzere 24 Temmuz 1943 tarih ve 4486 No’lu kanun çıkarıldı. … Tarımsal öğretimin durumu bu kadar ümitsiz olunca köylerde açılan eğitim kurumlarında ziraat işlerine daha çok önem vermek memlekete yapılacak en büyük iyiliklerden biridir. …”
Alıntı205 – Sayfa497 – “…35000 köy henüz okul yüzü görmediği için buralarda yaşayan insanlar köy imamlarının ve ağalarının elinde kalmıştı. Bu köylerde yaşayanlar, alın yazılarına göre sürükleyip götürdükleri hayatlarına ‘kara bahtımız’ diyorlardı. …”
Alıntı206 – Sayfa499-500 – “… Gazi Mustafa Kemal, Eğitim ve Öğretim Ülküleri: Mustafa Kemal, ‘Devlet Başkanı’ sıfatıyla, şunları söylemişti: 1) Sakarya Muharebesi’ne tekaddüm eden günlerde, 15 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da toplanan Maarif Kongresi’nde: ‘Şimdiye kadar takip olunan tahsil ve terbiye usullerinin milletimizin tarihi tedenniyatında en mühim alim olduğu kanaatinde bulunduklarını ve ‘bilcümle tesirlerden tamamen uzak, seciye-i milliye ve tarihimizle mütenasip bir kültür’ yaratmamız lazım geldiğini. 2) Mart 1922’de Büyük Millet Meclisi’ni açış nutuklarında: ‘Bu memleketin sahib-i hakikisi ve unsur-ı aslisi köylü’ olduğunu, işte bu köylünün bugüne kadar nur-ı maariften mahrum bırakıldığını, bu kütleyi okutmanın ‘maarif programımızın ilk hedefi olduğunu’, milletlerarası hayat mücadelesine göre ‘böyle bir cidalin istilzam eylediği anasır-ı ruhiye ile mücehhez olmayan fertlere ve bu mahiyette fertlerden mürekkep bulunmayan cemiyetlere hayat ve istikbal yok’ olduğunu. 3) 1 Mart 1923’te Büyük Millet Meclisi’ni açış nutuklarında: ‘Anadolu’nun 15 darülmuallimin mıntıkasına ayrılacağını’ buralarda 200 talebelik bir darülmuallimin-i iptidai bir de darülmuallimat bulunacağını ve ‘halkın okuyup yazmayan kısmının en kolay vesaitle okutulacağını’. 4) 25 Ağustos 1924’te Ankara’da toplanan Muallimler Birliği Kongresi’nde maarif vekilinin nutkuna cevap verdiği sırada: ‘Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı suretle bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin ameli olmasının uygulamalı mühim’ olduğunu, öğretmenlerin muvaffakiyetlerinin ‘Cumhuriyetin muvaffakiyeti’ sayılacağını, hiçbir zaman hatırlarından çıkmamak üzere, Cumhuriyet’in öğretmenlerden ‘fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür’ nesiller yetiştirmelerini istediğini. 5) 1 Kasım 1926’da Büyük Millet Meclisi’ni açış nutuklarında: ‘Ehliyetli ilk tedrisat muallimlerinin süratle yetiştirilmesi için’ Büyük Meclisçe alınan tedbirlerin ‘tatbikine ehemmiyetle devam olunduğunu.’ 6) 1 Kasım 1928’de Büyük Millet Meclisi’nin açış nutuklarında: Büyük Türk milletine ‘onun bütün emeklerini kısır yapan yol haricinde kolay bir okuma-yazma anahtarı vermek lazım’ olduğunu, ‘Vatandaşlarımızı cehaletten kurtaracak bir sade muallimliğin vicdani hazzı’ mevcudiyetlerini ‘işba etmiş’ bulunduğu, ‘Büyük Türk milletinin okuma-yazmayı öğrenmekle yeni bir nur alemine gireceğini’. 7) 30 Ekim 1933’te Cumhuriyet’in 10. Yıldönümü nutuklarında: ‘Türk milletinin, yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşalenin, müspet ilim’ olduğunu, ‘Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkunda, yeni bir güneş gibi doğacağını”. Atatürk, köy, köylü ve ziraat işleri hakkında da birçok değerli söz söylemiş, Türk aydınlarına gerçeği duyurmak için didinmiş durmuştu. Bu sözlerden birkaç tanesi de şunlardır: ‘Eğer milletimizin ekseriyeti azimesi çiftçi olmasaydı bugün dünya yüzünde bulunmayacaktır.’ ‘Milletleri vatanlarında tekarrür ettirmenin, millete istikrar vermenin vasıtası sabandır.’ ‘Selameti-i hakkikiyeye ermek istiyorsak çok kan dökerek kazandığımız muzafferiyetlerden sonra çok fedakarlık yaparak ziraat, ticaret, sanat sahasında emniyetli adımlarla yürümeye bakalım.’ …”
Alıntı207 – Sayfa502 – “… İsmet İnönü köy ve köylü meselesi hakkındaki görüşlerini şu sözleriyle en açık bir şekilde belirtmişlerdi: İlk Başvekil olduğum vakit, elde bulunan devlet bütçesinin üçte birinden fazlasını köylü veriyordu, Anadolu ortasında teessüs etmiş bir köylü hükümeti olduğumuz için evvelemirde onun yükünü hafifletmeğe cesaretle teşebbüs ettik. Aşar vergisinin ilgası mali bünyede yapılmış büyük, korkunç bir ameliyattı. Mali nokta-i nazardan tehlikeli bir imtihana maruz olan herhangi bir hükümet ancak idealist bir köylü aşkı olmak hasletiyle bütçenin asırlardan beri alışılmış üçte biri üzerinden böyle bir tecrübeye girişebilirdi…”
Alıntı208 – Sayfa506 – “… İki dünya savaşı arasında geçen yıllarda en çok göze çarpan pedagoji hareketi, ‘gençliğe sahip olan, geleceğe sahip olur’ cümlesiyle ifade edilen politik ve sosyal karakterli hareketti. …”
Alıntı209 – Sayfa512 – “… [ezberci değil uygulamalı eğitim] Öğretmen ve öğrenci münasebetlerinde meydana çıkan büyük değişiklik. Yeni pedagojinin ilkelerine göre bünyesi değişen okulda, öğrencilerin bizzat çalışarak ders öğrenmeleri, bir ülkü haline gelince öğretmenlerin, öğrencilerin öğretim ve eğitimle ilgili bütün çalışma şekilleri kökten değişti. Öğretmen artık eski kitabi okulda yaptığı gibi öğrencilere hazmedemeyecekleri birtakım bilgileri zorla ve deve yavrusuna hamur yutturur gibi yutturmak isteyen bir tavassutçu rolü oynayamayacaktı. Bu işi yapmanın artık hiçbir değeri kalmamıştı. Yeni okulda öğretmen ve öğrenciler arasında bir işbirliğinin yaratılması, bunlardan her birinin kendi rollerini benimseyerek yapması icap ediyordu. İşbirliğine aynı haklarla katılacak öğretmen ve öğrenciler, kendi rollerini yaptıkları nisbette başarılı sayılınca, öğretmenin zora ve korkuya dayanan eski otoritesi kırıldı. Bu sebepten hem onun hem de öğrencilerin samimiliğe, tabiiliğe ve sempatiye dayanan yeni değerleri şahsen kazanmaları lazım geldi. Böyle olunca yeni okulun disiplin nizamı ile eski okulun inzibat düzeni birbirinden tamamen ayrıldı. Eski okul bu bakımdan da bilhassa çocuklar nazarında gülünç, antipati yaratan bir müstehase kurum haline geldi. …”
Alıntı210 – Sayfa514 – “… O sadece kitap bilgilerine dayanan ve bu nevi bilgileri öğrencilerine ezberleten bir öğretmen olmamalı, tarımsal ve teknik işleri yapabilen bir eğitken olmalıdır. … Köy okullarından bilhassa nüfusları kalabalık köylerde bulunan bölge okulları, sinema aleti, oyun ve spor yerleri, türlü temsiller yapmaya müsait salonları, kitaplıkları ve sergileriyle köyün kültür merkezi haline getirilmelidir. …”
Alıntı211 – Sayfa516 – “… 11.04.1935 tarihinde Saffet Arıkan bu vazifeye (Kültür Bakanlığı) getirildi. O, işe başlar başlamaz ilköğretim meselesine ve köye göre öğretmen yetiştirme problemine el koydu. …”
Alıntı212 – Sayfa517 – “… İlk kurs Eskişehir – Çifteler bucağının merkezi olan Mahmudiye köyünde açıldı, tecrübeler yapıldı, Bu kursa ‘eğitmen kursu’, orada yetişen köy öğretmenlerine de ‘eğitmen’ denildi. Müspet sonuçlar alınınca 24/04/1937 tarihli ve 3238 sayılı Köy Eğitmenleri Kanunu çıkarıldı. Bu kanunun birinci ve ikinci maddeleri şunlardır: ‘Nüfusları öğretmen gönderilmesine elverişli olmayan köylerin öğretim ve eğitim işlerini görmek, ziraat işlerinin fenni bir şekilde yapılması için köylülere rehberlik etmek üzere köy eğitmenleri istihdam edilir.’ ‘Köy eğitmenleri Maarif ve Ziraat Vekillikleri tarafından, ziraat işleri yaptırılmağa elverişli okul veya çiftliklerde açılan kurslarda yetiştirilir.’ …”
Sayfa521’de altını çizdiğim bir fotoğraf açıklaması: Amerikan Koleji’nden dönüştürülen İzmir Kızılçullu Köy Enstitüsü’nün ana binası, İHT Belgeliği
Alıntı213 – Sayfa522 – “… Kanun 22.04.1940 tarih ve 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu’dur, 1.maddesi şudur: Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere ziraat işlerine elverişli arazi bulunan yerlerde Maarif Vekilliğince köy enstitüleri açılır.”
Alıntı214 – Sayfa523 – “… Sabahın erken saatlerinde iş başı ederek gecenin geç saatlerine kadar, birçok zorlukla çarpışa çarpışa çalışan bu meslektaşların olağanüstü gayretleri olmasaydı, hiçbir enstitü bugünkü haliyle kurulamazdı. …”
Alıntı215 – Sayfa524 – “… Öğretmen adaylarının kanunla saptanmış görevlerini başarabilmeleri için, daha öğrenciyken türlü işler üzerinde bol bol tatbikat görmeleri gerekiyordu. Onun için 1944 – 1945 yılından itibaren her enstitüde bir uygulama okulu yapılmaya başlandı. Bunlar, öğretmen adayları köye gidince kavuşacakları okulların aynısıydı. Uygulama okullarında bir öğretmen evi, bir derslik, bir işlik, ahır, kümes, türlü ziraat işlerine elverişli bahçe, koruluk ve oyun alanı vardır. Köy enstitüsü öğrencileri bu okullar sayesinde köylerde karşılaşacakları işlerin hemen hepsiyle temas etme fırsatına kavuşurlar. …”
Alıntı216 – Sayfa526 – “… [Yüksek köy enstitüsü müfredatı] Yüksek Köy Enstitüsü’nde aşağıda yazılı kollar vardır: 1) Kız ve erkek öğrenciler için (güzel sanatlar) kolu, 2) Erkek öğrenciler için (yapıcılık) kolu, 3) Erkek öğrenciler için (maden işleri) kolu, 4) Erkek öğrenciler için (hayvan bakımı) kolu, 5) Kız öğrenciler için (kümes hayvancılığı) kolu, 6) Erkek öğrenciler için (Tarla ve bahçe ziraatı) kolu, 7) Kız öğrenciler için (Köy ev ve el sanatları) kolu, 8) Kız ve erkek öğrenciler için (Zirai işletme ekonomisi) kolu. …”
Sayfa527’de “yüksek köy enstitüsü => köy öğretmenliği” notunu düştüm.
Alıntı217 – Sayfa529 – “… Köy eğitimini bilimsel temellere dayamanın tek yolu, büyük köy denizinin içine dalarak, onun en derin noktalarına inerek ona mahsus hakikat ve gerçeklerle temas etmektir. …”
Alıntı218 – Sayfa534-535 – “… Batı uygarlığı … Bireyi kendi başına buyruk olmaktan, tek başına veya ailesi fertleriyle birlikte geçimini sağlamaktan alıkoydu; onu, toplum makinesinin bir vidası haline getirmeye başladı. …”
Alıntı219 – Sayfa542-548 – “… İlkokullarda Eğitmenler Öğrencilere Neleri, Nasıl Öğretiyorlar? 1.Eğitmenimiz, köye ilk geldiği zaman köyümüzde okul yoktu. Köy muhtarı tarafından oda gösterildi. İlk dört ay, 32 öğrenci ile bu küçük odada sıkışık bir vaziyette okuduk. Ondan sonra ev sahibinin ihtiyaç göstermesiyle bu odadan da atıldık. Bu sefer, daha küçük olan bir odaya alındık. Bir ay kadar okuduk, bu şekilde birinci yıl bitti. İkinci yılda, muhtarın evinin altında her tarafı taş duvar, altı toprak, kuzey tarafında bir küçük pencere bulunan karanlık yerde okuduk. Bu iki yıl içinde yazı tahtamız, sobamız yoktu. Yazı tahtası yerine bir siyah teneke, soba yerine de eğitmenin evinden getirmiş olduğu kırık soba ile idare ettik. Aynı zamanda, oturacak tabure ve masamız da yoktu. Bunları kendisinden istediğimiz zaman bize, (Atatürk’ün de birçok zahmetlerle Atatürk olduğunu) anlatırdı. Böylelikle teselli verirdi. Üçüncü yıl da, sığabilecek kadar bir odaya, birkaç sıraya, bir yazı tahtasına sahip olduk. Eğitmenimiz ilk geldiği zaman bize çöp toplattırdı, çöplerle yazı yazmayı öğretti. Ondan sonra kendisinin olan alfabeden okutur, yazdırır, resimlere baktırırdı. Biz, alfabedeki resimlere derin gözlerle baktığımız zaman, (size de getireceğim) derdi. Nihayet geldi, hepimiz beşer kuruş vererek bir tane aldık. Nisanda küçük harflerle yazı yazmasını, yüze kadar sayı saymasını, toplama ve çıkarmayı öğrendik. Ayrıca bizi alır ormana gider, orada fidanların sökülmesini, dikilmesini, kendisi yaparak bize gösterirdi. Yurt ve yaşama bilgisinde kap yıkamasını, çocuk bakımını, annemizin, babamızın bize, bizim onlara karşı olan ödevlerimizi öğretir, evlere giderek incelerdi. İkinci ve üçüncü yılda da, aynı şekilde yaptık. İlkokulun üçüncü sınıfını bitirdiğimiz zaman, aritmetikten dört işlemi, ondalık kesirleri; fidancılıktan fidanları söküp dikmesini, yaprak aşısını; yazıdan elyazısını; okumadan teknik okuma şeklini öğrenmiştik. Eğitmenimiz, ayrıca, köyün delikanlılarını toplayarak, gece mektebinde lazım gelen dersleri verir, köylü ile sık sık konuşurdu. 2.Eğitmenimiz ilkin, mektebe geldiğimiz zaman, bizi toplayıp konuşma yaptı. Bize okuma, yazma hakkında okumanın yazmanın iyiliğini, faydasını söyledi. (41) kadar öğrenci ile derse başladık. Bize defter, kalem verdi. (29) harfi yazıp okumaya başladık. Bize ‘kim iyi okursa onu ilk mektebi bitirince yüksek mekteplere göndereceğim’ dedi. Bizde de okumaya fazla heves uyandırdı. Adeta birbirimizle yarış ederdik. Bilhassa sabahleyin erken gelmemizden ve devam edişimizden pek memnundu. Talebenin anneye, babaya, küçüğe, büyüğe karşı nasıl hareket edeceğini, nasıl saygı ve sevgi göstereceğini uzun uzun anlattı. İlkin bize harfleri, rakamları, birden yüze kadar yazılmasını, kendi isimlerimizi yazmasını öğretirken, 10 santim uzunluğunda kalem gibi 10 tane çöp getirdi. Bunları bağladı. İsmine deste dedi. Bununla çıkarma, toplama ve eldeleri öğretti. Ufak kareler şeklinde ağaç parçalarını tele dizerek sayı saymasını gösterdi. İkinci yıl gene okumada küçük harflerle okuyup yazmasını, bütün rakamların yazılıp okunmasını, toplama, çıkarma, çarpma, bölmeyi tamamen öğrendik. Ziraatta fide ekimini ve nasıl dikildiğini göstererek tanıttı. Bunların nasıl dikildiğini ve ne zaman sökülüp dikileceğini gösterdi. Köyün ortak malları ve bunların işlenmesi, korunması hakkında bilgiler verdi. Son senede her türlü yazının okuyup yazmasını tamamen öğrendik. Aritmetik, geometriden dört işlemin problemlerini, ondalık sayıların hesaplanmasını, geometriden tarlaları bir iple ölçerek kare, dikdörtgen, üçgen, daire gibi şekillerin alan ve ölçülerini, dekarın ne olduğunu ve bir dönüme ne kadar tahıl ekildiğini öğretti. Yurt bilgisinden muhtar seçimi, köy idaresi, mebus seçimi, büyüğün küçüğe, küçüğün büyüğe karşı vazifesinin ne olduğunu, devlet ve vatandaşların vazifesini öğretti. Sağlık bilgisinden kaç türlü hastalık olduğunu, bu hastalıkların nelerden geçtiğini, nasıl korunması gerektiğini öğretti. Köyümüzden geçen suyun kenarlarını temizledik. Oralara kavak, söğüt dikerek, su birikintilerini kuruttuk. Köyün gübreliklerini, helalarını kaldırdık veya hela çukurlarını kapatarak köyde nizam ve temizlik yaptık. Bu suretle hastalıklara karşı korunmuş olduk. Ziraatta ağaçların dikilmesini ve korunmasını, aşının nasıl yapıldığını ve ne zaman yapılacağını öğrendik ve yaptık. Köylümüzce de eğitmen çok sevilmiştir. Köy delikanlılarına gece dersleri vererek köylüye ve vatana en büyük bir iyiliği yapmıştır. Eğitim ve öğretimi köylerimize ilk sokan eğitmenlerdir. Bu kadar iyiliği olan eğitmenlere, devletin daha fazla önem vermesini isteriz. 3. 1940’ta, eğitmen köye geldiği zaman, eski hocaların okuttuğu mektebi kaldırdı. Beş gün içinde 40 öğrenci topladı. Bize çalılardan harf yaptırdı, onunla yazdırdı. Daha sonra el işaretleriyle harf yazdırdı. Daha sonra kalem nasıl tutulacağını, yazının ne şekilde yazılacağını, tahta, kum üzerlerinde gösterip yazdırdı. Matematikten çarpay, çıkay, böley ve toplayı gösterdi. Aşağıda yazılı olanları zamanı geldikçe anlattı: 1) Atatürk ile İsmet İnönü kimdir, neler yaptılar? 2) Cumhurbaşkanı nasıl seçilir, kimler seçebilir? 3) Türkiye’de kaç tane vilayet vardır ve nüfusu kaçtır? 4) Bayrağımızı neden üstün tutuyoruz? 5) Köy muhtarı nasıl seçilir ve kim muhtar olabilir, kimler seçebilir? 6) Köy kurucusunun vazifeleri nelerdir? 7) Temizliğin ne gibi faydaları vardır? 8) Hangi hastalıklar geçer, hangileri geçmez, nelerden hastalık geçer? 9) Fidan nasıl dikilir, nelere dikkat etmeliyiz? 10) Bir sene kaç ay, kaç gün, ayların isimleri? Bu gibi hadiseleri, zamanı geldikçe anlattı. Biz de o zaman öğrenmiş olduk. 4. 1938’de köyümüzde açılan eğitmenli okula devip, 1941’de mektebi bitirmiş olduk. Bu üç senelik mektep hayatımda kendimde bulduğum belli başlı değişikler şunlardır: Mektebe gitmezden evvel anamın babamın sözlerini tutmazdım. Eğitmenim bu işi her zaman takip eder; söz tutmayanları cezalandırırdı. Bir gün küçük kardeşimi evde dövdüm. Anamdan korkarak ta mektebe kaçtım. Eğitmene anam söylemiş, o gün, akşama kadar, köy odasında hapis kaldım. Bu, kardeşimi son dövüşüm oldu. Arkadaşlarımın adlarını hiç söyleyemezdim. Onların bizce lakapları ‘pire, soya, cücük, söylemez vs’ vardı. Hep bu adları ile çağırırdım. Onları da unuttum. Hesap, yazı ve hikaye gibi bir şey bilmezdim. Birinci ve ikinci sınıfta babamın sattığı yumurta, buğday, arpa gibi şeylerin hepsini hesap ederdim. Hatta çok kere, babam yanı sıra pazara beni de götürürdü. Köyümüz 260 nüfusludur. Bunlardan üç tanesi eski yazı bilirdi. Yeni yazı bilen hiç yoktu. Biz 3.Sınıfta iken her şeyi yazıp okuyorduk. Onun için de köye gelen bütün mektupları biz okur ve yazardık. Köye gelen Yurt ve Köroğlu gazetelerini okutmak için bizi çağırırlardı. Tahsildar geldiğinde komşular bir kütle (tomar) kağıt getirirler; bunun içinden bir makbuz seçtirirlerdi. Bunlardan başka, bir fidan nasıl dikilir, nasıl bakılır, bunları öğrendik. Mektebin bahçesinde sebze yetiştirdik. Hatta aşı yapmasını bile öğrenmiştik. Bayramlarda 7-8 köyün talebeleri yapardık. Son senelerde bayram yaptığımız köylere babalarımız da giderdi. Dini bayramlarda ise halk camiden çıkarken caminin önünde şiir okurduk. İlk zamanlar çok zahmetler çektik, sonunda çok rahatça okuduk. Hülasa: ‘Gavur yazısı öğretiyor’, diye bizi mektebe göndermeyen babalarımız, sonunda eğitmenimizle dost oldular. 5. 1) Serbest okumayı, dik, güzel yazmayı öğrendik. 2) Köyümüzün ortaklık mallarını ve faydalarını öğrendik. 3) Vilayetimizi ve kazalarımızı, nahiyelerini tanıdık. 4) Türkiye’nin coğrafi durumunu ve başşehrimizi öğrendik. 5) Komşu devletlerimi ve ne tarafımızda olduklarını anladık. 6) Jimnastik, müzik ve bayrak marşını, bayrağımızın kıymetini öğrendik. 7) Resim yapmasını ve faydasını öğrendik. 8) Tarihten ana yurdumuzu, Orta Asya’yı tanıdık. 9) Ziraattan meyve dikmesini, kirizma kazmasını öğrendik. 10) Trahom, sıtma hastalıklarını öğrendik. 11) Köyümüzdeki bulunan bataklıkların zararlarını öğrendik. Okula gitmeseydik, yukarıda saydığım bilgilerden mahrum kalırdık. 6. 1) Okuma, yazma öğrendim. Buna bağlı bazı bilgiler öğrendim. 2) Hayatta doğru yolları bilmek için, görmek için, gözümün dumanlı kapağını açmış oldum. Ve bu karanlık hayattan, aydınlık hayata geçtiğim zaman şunları gördüm: a) Vatanın, aziz ve mukaddes olduğunu, b) Vatandaşları, büyüğünü, küçüğünü sevip saymayı öğrendim, c) Sıhhatimi korumayı öğrendim, d) Hırsızlığın fena olduğunu öğrendim, e) Yurdumu, dünyayı, güneş ve ayın, bir Allah ve tapınak olmayıp bir alem olduğunu öğrendim. 7. Köyümüze 1939 yılının 15 Eylülü’nde gelen eğitmenimiz, bizi topladığı günden itibaren, yaşayışımız, temizlik, arkadaşlık ve spor hareketleri ile geçti. Bunun yanında şarkılar, İstiklal Marşı ve bayrağın kıymetini öğretti. Bundan sonra, alfabeden harfleri tanıttı. Bu harflerin seslerinin meydana getirdiği kelimeleri, bunun yanında resimleri de gösterdi. Böylece alfabeden birinci yıl kitabına geçmiş olduk. Yine bu kitaplarda bulunan alyuvarlaklarla sayılar, rakamlar, küçük hikayeleri ve aile şeklini, onlara nasıl saygı gösterileceğini, komşuya yardım, askerlik gibi yapıp da ne olduğunu bilmediğimiz işleri hem gösterdi, hem öğretti. Bahara doğru köy merasından alınan bahçe ile de kirizma, pulluk, fidan dikma ve bazı köyümüzde bulunmayan sebzeleri de öğrenmiş olduk. Kendi köyümüzde de bu, tatbik edilmeye başlandı. Şimdi ise köyümüz 8 hektar elma ağaçlığına sahip oldu. İkinci sene, imece ve köy kanununu okuyup inceledik. Köyde sari hastalıklardan sıtma, trahom gibi hastalıkları da öğretmiş oldu. Türk milletini, Atatürk, İnönü gibi büyük şahsiyetleri tanıdık. Küçük çapta matematik problemleri çözmeyi, kooperatif şeklini öğretti. Tabii bunları öğrenirken, aklımız ve kafamızın işlemesi de artıyordu. Üçüncü sene matematikten, daha geniş problemleri; hastalıklardan çiçek, kızıl, kızamık, verem, kuşpalazı gibi hastalıkları; tarihten ise, Balkan ve Cihan harplerini okuyup dedelerimizin ne günler geçirdiğini ve ne kahramanlıklar gösterdiğini öğrenmiş olduk. Türkiye’nin vilayetlerini, vali, belediye reisinin vazifelerini öğrendik. Demiryolları, şoseler ve kenar yollarının faydalarını, vilayetlerin durumunu, kanunu, hükümetlerimizi, Türkiye’nin nüfusunu, seçimleri, Cumhuriyet’in kuruluşunu ve faydalarını, inkılap gibi yeni bilgileri öğrendik. 8. 1938’de köye gelen eğitmen Fevzi Yılmaz, bizi köy odasına topladı, Tahtaya, bazı hayvan ve malzeme resimleri yaptıktan sonra / / / / / şeklinde çizgiler çizdi. Daha sonra bu çizgilerden harf şekilleri F, A, L, V yaptı. Resimleri de bu harflerle ifade etti. AT şeklini nerede görürsek evdeki atımız hatırımıza gelecekti. Aynı sene içinde 29 harfi ve birden bine kadar sayıların yazılmasını, toplamayı ve çıkarmayı öğrettikten sonra, büyüklerime karşı nasıl hareket edeceğimizi öğretti. İkinci sınıfta: Ağaç nasıl dikilir, çift nasıl sürülür, hayvanlara nasıl bakılır? Matematikten de çarpma ve bölmeyi öğretti. Üçüncü sınıfta: Bazı şehirlerimizin nüfusunu, yakın komşu devletlerin nüfusunu, onlarla olan münasebetlerimizi, kaymakam ve valilerin vazifelerini anlatırdı. Köyde toplu çalışmanın faydaları, demir sabanın faydasını anlattı. Geometri şekillerinden üçgen ve dikdörtgeni tanıttı. Bulaşıcı hastalıklardan korunmamızı, koca karı ilaçlarını kullanmamızı tavsiye ederdi. Tarihten bazı parçalar okurdu. Eğitmen gündüz bize ders verir, geceleri de delikanlılara ders verirdi. 9) Eğitmenimiz köyümüzdendir. Kendisi orta yaşlı ve fakirdi. Turhal Şeker Fabrikası’nda, iki sene çalışarak, kazandığı para ile demircilik yapmaya başladı. İki ay köyün demirini dövdükten sonra, 1940’ta temeli atılmakta olan enstitümüzde altı ay okudu; sonra köyümüze geldi. 35 talebe topladı; köyün camisinde okutmaya başladı. Bize ilkin şu şekilde ders vermeye başladı: ‘Bu mektep, eski mekteplere benzemez, sopa yok; okuyacağınız kitaplar hep Türkçedir; eskisi gibi Arapça okumayacaksınız. Sonra, büyüklerinize saygı, küçüklere sevgi göstereceksiniz’ diyerek bizi kendine alıştırdı. Bize ilk iki hafta tahta parçalarından çöplerle 29 harfi ve birden ona kadar rakamları yazdırdı. Kuş, tavuk, tavşan, çiçek resimleri yaptırıyordu. Dört ay, büyük harflerle dersimize devam ettirdi. Ondan sonra da, mektebimiz tatil oluncaya kadar küçük harfleri öğrendik. İkinci ve üçüncü sınıfı köy odasında okuduk. Tabii okumakla kalmıyorduk. Fidan dikmeyi, kümes hayvanlarına bakmayı, okul bahçesine sebze ekmeyi, çiçek dikmeyi öğreniyorduk. Müzikten de eğitmen kendi düzmüş olduğu iki şarkıyı, İstiklal Marşı’nı, ziraat marşını öğretti. … [buraya kadar öğretilenler not alınmalı]”
Alıntı220 – Sayfa549 – “… Çocuğun ruhunu bu kadar bilen bir eğitmenin; düşüncelerinin genişliğini size onun şu durumu ile belirtmek isterim: Gösterdiği harf ve rakamlarla diğer bilgilerin anlatımını kim daha iyi yaparsa, onu kalem, defter, lastik gibi şeylerle mükafatlandırırdı. Bu yüzden diğer talebeler de ateşli bir çalışmaya koyulurdu. Bu kadar iyi düşünen bir eğitmenin diğer işlerde nasıl davranacağının hayalini de sizin asil ve temiz vicdanlarınıza bırakıyorum. …”
Alıntı221 – Sayfa550-551 – “… 11. Bizim köyün eğitmeni, 1939 yılında Kastamonu Göl Köy Enstitüsü’nden mezun olarak köye geldi. Köye geldiği zaman okul -yapılış itibariyle- fena değildi. Yeri çok soğuk olduğu için, çok üşürdük. Bu sebepten bir zaman camide, bir ara köy odasında, biraz da eğitmenin evinde okuduk. Eğitmen ilk geldiği vakit, okulu tamir etmekle işe başladı. Mevcut 42 idi. Bizi toplayınca öğlerle çiftçi aletlerinin şekillerini yaptırdı. Sonra çöplerle yazı yazdırdı. Böylece okuma ve yazmayı öğrendik. Sağlık bakımından: Temizliğe dikkat etmeyi, temizliğin faydalarını, pisliğin zararlarını öğretti. Çiçek, kızıl, verem, kızamık hastalıklarından korunma yollarını belletti. Sudan boğulanlara, yanığa, soğuktan sonanlara, yılan sokmasına, kırığa, çıkığa karşı alacağımız tedbirleri gösterdi. Bu hastalıklara, kazalara, muska yazmanın faydası olmadığını anlattı. Ziraatçılıktan: Fidan dikmesini, sökmesini, fidan aşılamasını, hayvan bakımını, ormanların korunmasını, faydalarını ameli olarak anlattı. Derslerde Türkçeden her çeşit yazının okunmasını, el yazısını, temel yazıyı; matematikten çarpma, çıkarma, bölme, toplamayı, alan, hacim ölçülerini; tarihten Balkan, Cihan ve İstiklal savaşlarını, bu savaşların kahramanlarını; yurt bilgisinden muhtar, belediye, milletvekili seçimini, ödevlerini, köy ortaklık mallarının korunmasını, faydalarını, beden terbiyesinin faydalarını öğretti. Ve her zaman ilk derse jimnastik yaptırırdı. Eğitmenimiz, büyüklere nasıl saygı gösterilir, anne babaya olan borçlarımız nelerdir, arkadaşın arkadaşa karşı vazifesi, aile içinde işbölümü gibi konuların çoğunu ameli olarak gösterirdi. Bizim köyün eğitmeni ihtiyat askerliğine gitmişti. Yakın köylerin eğitmenleri bizi sıra ile birer hafta okuttular. Bu da bize eğitmenlerin vatan için nasıl emek sarf ettiğini, birbirlerine bağlılığını gösterdi. 12. Eğitmen, köye ilk geldiği zaman, köyün durumu şöyle idi: Köyde ne bir okul binası, ne de mektepte okumuş bir çocuk vardı. Köyde okuma-yazma bilen de yoktu. Herkes eski kafa taşımakta idi. Hatta köylüler mektuplarını şehirden köye gelen adamlara okutuyorlar ve para ile mektup yazdırıyorlardı. Yurdumuzun içinde ve dışındaki havadislerden hiç kimsenin haberi yoktu. Çünkü gazete okuyamıyorlardı. Bize eğitmen gelince, ilk işi, köyde bir oda tutup gazete okutmaya başlaması oldu. Eğitmen, aritmetik derslerinde, rakamları, renkli tebeşirle tahtaya yazıyordu. Bu şekilde dört işlem kuvvetlenmiş oldu. Geometriden de kare, daire, üçgen, dikdörgenin alanlarının ve çevrelerinin bulunmasını öğrenmiş olduk. Geometri derslerini kışın nazari, yazın da ameli olarak, tarlaların alanını ölçülerek öğrendik. Alfabeyi şu şekilde öğrendik: Kışın soğuk günlerde tahta üzerinde, iyi havalarda çubukla karlar üstüne harfleri yazarak her türlü yazıyı öğrendik. Baharın iyi günlerinde çayırlar üzerinde bize jimnastik yaptırırdı. Eğitmenimiz, büyük Atalarımız Atatürk ve İsmet İnönü’nün harplerde yapmış oldukları kahramanlıklardan bahsederdi. Büyüklere karşı saygı, küçüklere karşı da sevgi göstermemizi her gün tekrar ederdi. Gündüzün, bizi bu şekilde yetiştirirken, diğer taraftan, gece kurslarında da askerlik çağına gelmişleri okutur ve tatil günlerinde de talim yaptırırdı. O, bu şekilde herkeste okuma hevesi uyandırdı. Bundan sonra köyde herkes okudu, yazdı. Fidancılık, sebzecilik işlerini bağa veyahut bahçeye giderek, oralarda fidan dikerek, fidanlarla sebzeleri sulayarak, budayarak öğrendik. Bu sahada da geniş bilgiler aldık. Eğitmen, sanatta, köyde bize lazım olacak dirgen, tırmık, boyunduruk, saban gibi aletlerin yapılmasını öğretti. 13. Eğitmenimiz, bize ilk defa, temizliği öğretti. Saçlarımızı kestirir, her gün bit muayenesi yapardı. Eğitmenimiz, kurstan mezun olup geldiği zaman, mektebimiz olmadığından köy odasını okul yaptılar. Okulda 37 talebeydik. Bize, ağaç çöpleriyle yazı yazdırdı, kum üzerinde birçok şekiller yaptırdı. Tırmık, yaba, araba resimleri çizdirirdi. Sayı saymasını, matematiği, yazıyı öğretti. Bütün arkadaşlarımızdan para topladı ve bir kooperatif açtı. Sigara içmeyi, küfür etmeyi yasak etti. Bize hastalığın neden geldiğini, hastalığa yakalanmamak için ne gibi çarelere dikkat edeceğimizi öğretti. Atatürk’le arkadaşlarının, yurdumuzu düşmanlardan korumak için Türk vatandaşlarımızı toplayıp düşmanlarla ne gibi harpler yaptıklarını öğretti. Eğitmenimiz her çeşit ilaçlar bulundururdu. Bizi bazı zamanlar gezmeye götürürdü, yüksek tepeye toplar, oradan köyümüzün etrafındaki köyleri gösterir, isimlerini öğretirdi. Çayırlarda gezerken, bize teyyareden nasıl saklanacağımızı ve dünyadaki beş büyük kıtayı öğretirdi. Şarkı söyleyerek okulumuuzn bağını bellemeye götürürdü. …”
Alıntı222 – Sayfa553 – “…16. İlkokulda eğitmenimiz, ilk önce -köyümüz Çerkes olduğu için- dile ehemmiyet vermişti. Ve dile şu şekilde önem vermişti: İlk günü bizleri topladığı zaman, Çerkesçe ders verdi. ‘Şu sözleri söylediğim zaman şudur, şunu söylediğim zaman şudur’, dedi. İkinci günden itibaren Türkçe konuştu. Türkçe dersinde önce okutmaya ve konuşturmaya, daha sonra yazmaya ve incelemeler yaptırmaya önem verdi. … Daha sonra da evde annemin, babamın, ağabeyimin, büyükannemin, büyükbabamın, ablamın, küçük kardeşlerimin ev içerisindeki vazife ve haklarını öğretti. … [şimdi pek olmayan bir şey. Aile bireyleri vazifelerinden bihaber]”
Alıntı223 – Sayfa557 – “Eğitmenli Okulların ve Eğitmenlerin Özellikleri … 1. Eğitmenli okullarda öğrencilerin elyazıları ilkokulda uygulanması, öğretim programı ile istenilen yazı tekniğine uygundur. Bu yazıların çoğu %65’i okunaklı ve güzeldir. 2. Eğitmenlerin çoğu okullarda, kurslarda kendilerine gösterilen öğretim usullerini başarı ile uygulamakta, öğretim kılavuzlarında saptanan esaslara uyarak ders göstermektedir. Başarılı eğitmenlerin sayısı %60’tan aşağıya düşmemiştir. 3. Köyde yeni okul açmak ve bunu, gereken vasıtaları sağlayarak işletmek yönlerinden eğitmenler, kendi evlerinden soba getirmek, muvakkaten evlerini okula tahsis etmek; sıra, yazı tahtası gibi okul eşyasını bizzat yapmak nevinden bazı fedakarlıkları göze almaktadırlar, 4. Eğitmenler, köy halkı, öğrenciler vasıtasıyla köyü canlandıracak karakterde önemli pek çok işi başarabilmektedirler. 5. Eğitmenler, kız ve erkek öğrencileri okula devam ettirme hususunda dikkatli davranmakta ve normale pek yakın bir mabette devamı sağlamaktadırlar. Onların çalıştıkları okullarda kız öğrencilerin sayısı erkeklere eşit veya yakındır. 6. Eğitmenli okulların çoğunda okul bahçesi ağaçlandırılmakta, sebze veya meyve gibi bitkiler yetiştirilmek suretiyle işlenmektedir. Bahçeleri işlenmeye eğitmenli okul pek azdır. 7. Eğitmenlerin çoğu kendi köylerinde veya komşu köylerde çalıştıkları için, bir yerden başka bir yere nakil istekleriyle pek az karşılaşılmaktadır. Bu sebepten eğitmenli okula kavuşan köylerde öğretmensizlik yüzünden sık sık okul kapanmasına rastlanmamaktadır. Eğitmenler, askere alınan arkadaşlarının köylerinde nöbetleşe çalışarak, komşu köylerin okullarını da idare etmişler, bu yüzden okul kapanmasını önlemeye gayret göstermişlerdir. 8. Eğitmenlerin çoğu yetişkin, evli, çocuk ve sağduyu sahibi insanlar oldukları için çocuğa karşı nasıl davranılacağını zati gözlem ve tecrübeleriyle bilmekte, küçüklükten beri tanıdıkları, huylarını bildikleri köylülerle bağdaşmaktadırlar. Disiplin kurullarına düşecek şekilde suç işleyen eğitmenlerin sayısı pek azdır. 9. Eğitmenlerin çalıştıkları köylere enstitü mezunu öğretmen verilmeye sıra gelince, okul binası yaptırmak, okula arazi sağlamak gibi işler daha kolay yürütülmektedir. Bu gibi köylerde eğitmenler öncü vazifesi görmekte, ileri hamleler için zemin hazırlamaktadırlar. …”
Alıntı224 – Sayfa562 – “… İçimizden bir arkadaş köyde arazi edinir, bahçe kurar, müstahsil duruma girmeğe çalışırsa o, bizim için artık basitleşmiş, geri düşünüşlü ve kaybolmuş sayılırdı. Halbuki öğretmen okulundan çıkarken, memleket ve meslek uğrunda ne kadar idealisttik. Fakat realitenin çengeline takılamayan, gerçeğin temeli üstünde kurulmayan idealistlik, başarı için kafi olmamaktadır. Biz köyleri Çalıkuşu romanının panoramasından tanımıştık. … Kış günleri yalınayak, bit içinde, ayranla yağsız bulgur pilavını bulanları tok olarak okula gelen bu çocukları pedagojinin son cereyanlarını uygulayarak yetiştirmeğe çalışıyoruz! …”
Alıntı225 – Sayfa564 – “… Bunun gibi birçok olaylar ve örnekler karşısında, anladık ki; misafir gibi durulan, yalnız kitap bilgisiyle donatılmış öğretmenin köyde başarılı olmasına imkan yoktu. Her köye Hüseyin Efendi gibi, bilgisini toprağa verebilen bir adam lazım. … [örnek ve ilham olacak] … Fakat bunun üzerinde ne öğretmenim ne de başkaları tarafından bir defa düşündürülmedim. Sadece ezberlemiştim. …”
Alıntı226 – Sayfa574-575 – “… Köyümüzdeki yaşayışı kökten ve çarçabuk değiştiren şey, okuldur. 20 yıldan beri köyümüzde çalışan öğretmenimiz, köyümüzden evli ve yedi çocuk babasıdır. Okul binasını o yaptırtmıştır. Onun önderliği ile köyümüzde okuma odası açılmıştır. Yedi ile otuz beş yaş arasındaki köylülerin hemen hepsi okuma yazma bilirler. Köyümüzün okulundan çıkanlardan liseleri, yüksek okulları, köy enstitüsünü bitirerek, önemli işlerin başına geçenler vardır. Öğretmenimiz, gazete, dergi, kitap gibi vasıtalardan faydalanarak hem kendini, hem köylüyü yetiştirmeğe çalışır. Öğretmenimizin yaşayışı köylülerinkinden farksızdır. O da köylüler gibi çiftçilik yapar, hayvan besler, sebze yetiştirir, bağa sahiptir ve bunun üzümünden, pekmezinden faydalanır. Öğretmenin kendi gayreti ve köylünün yardımı ile meydana getirilmiş evi vardır. Evi düzenli, temiz, türlü maksatlara uygun eşya ile döşelidir. Öğretmen, köyümüzün küçük büyük, bütün insanlarını tanır. Onların bütün dertlerini bilir, herkesin derdine çare bulmaya çalışır; elinden gelen yardımı kimseden esirgemez. Okulun bütün işlerini öğrencilerin, köylülerin yardımlarından da faydalanarak başaran öğretmenimizi, bütün köylü hem sayar, hem sever, öğretmen köyde temelli oturmak, köylüyle kader birliğine katılmak, mezarının köyde olacağına halkı inandırmak sayesinde bu başarılara kavuşmuştur. …”
Alıntı227 – Sayfa576 – “… Çalışkan öğretmenler tarafından açılan gece okullarına devam eden yetişkin köylüler okuma yazmayı öğrenmektedirler. … Kusurları olduğu gibi görüp düzeltmeye girişmemek, yangını görüp söndürmeye yanaşmamaktan farksızdır. …”
Alıntı228 – Sayfa578 – “… Öğretmen, görevine bağlanamayınca hiçbir okuldan gelişme beklenemez. …”
Alıntı229 – Sayfa579 – “… Köyden kaçışın ikinci şeklini de, becerikli ve kıymetli öğretmenlerin, müstait insanların nadiren köyde kalmalarında, çok defa kıymetli mesailerine daha çok para vererek, daha iyi kıymet takdir eden şehirlere gitmek istemelerinde görüyoruz. Köylü, bu tezahürü iyi tanıyor ve o kadar tabii buluyor ki, iyi şehadetnamelere sahip olduğunu bildiği bir öğretmenin uzun zaman köylerde kalması genel bir hayret uyandırıyor, öğretmenlerin köylerden kaçmalarının sebepleri değişik tabiattadır. En kuvvetli müessir, ruhen köyden kaçma, yani aydın insanın içyüzünün köyden çevrilmesi, köy kültüründen ve onun kendine göreliğinden ruhen ayrılmak isteyiş ve ona yabancı kalıştır. Öğretmen, hatta köyde doğmuş bile olsa, şehirde aldığı terbiye ve tahsil, şehirsel yaşayış ile tanışma yüzünden, çok defa köye karşı yabancılaşmış, köydeki yaşayış şekilleri için anlayışını kaybetmiştir. Köy hayatı ona değersiz ve gayesiz görünür. O, köyde adeta garipser. Bu gibi ön hükümlerle köye giden insanın, köye ısınması ve köyü sevmesi asla mümkün olmaz. …”
Alıntı230 – Sayfa583 – “… Bu bakımdan asıl köy okulu problemi şudur: Bir yapmacık varlık olan okul, nasıl köy topluluğu uzviyeti içine girip onunla kaynaşabilir? Kilise ve devlet tarafından zorla köy vücudu içine sokulan bu yabancı cisim köylülerin yaşayışıyla nasıl canlı olarak kaynaştırılabilir ? [Almanya] …”
Alıntı231 – Sayfa585 – “… Köyü de şehir ve kasabalar gibi ilkokulun üzerine kurulacak kültür ve eğitim kurumlarıyla (mesela bölge okulları, köy meslek okulları enstitüleri gibi) donatmak, müstait ve çalışkan köylü çocuklarına şehir ve kasabalarda bulunan çocuklara sağlandığı gibi yetişme ve yükselme yollarını açmak lazımdır. …”
Alıntı232 – Sayfa598 – “… Tıpkı bunun gibi ekilip biçilen, çadır hayatından başlanarak yeni yapılar kurulan, hayvan beslenen bir müessesede fizik, kimya, aritmetik ve geometri derslerini bu olaylarla bağlılık yaratmadan okutmaya kalkışmak büsbütün gülünç olurdu. …”
Alıntı233 – Sayfa601 – “… İtirazcıların direnmelerine rağmen milletçe yapılan el birliği sayesinde, ıssız dağ başlarına veya boz topraklı susuz ovalara köy enstitüleri kuruldu, sayıları 20’yi buldu. Bu kurumların hepsi suya, elektriğe, bağ ve bahçeye kavuştu; buralara binlerce köylü çocuğu alındı; binlercesi enstitüleri bitirerek köylere dağılmaya başladı. Onların ayak bastıkları köyler de tıpkı enstitü kurulan köyler gibi canlanmaya yüz tuttu. Bu işlerin başarılı şekilde yürütülmeleri, yukarıda kısaca mahiyeti belirtilen 3803 sayılı kanun sayesinde mümkün olabildi. Köyü canlandırma ülküsü uğruna emek harcayanlar bütün işleri bu kanunun hükümlerine uyarak yürüttüler. …”
Alıntı234 – Sayfa602 – “… Şahıslar geçici, göçücü; fikirler ve eserler kalıcıdır. …”
Sayfa604’de şu notu düştüm: “Ortaklarda da benzer bir hayat yaşamıştım.”
Alıntı235 – Sayfa605 – “… Bütün bu işlerde mükafatımız, vazifemizi iyi olarak yapmaktan doğan bir huzurdu. [köy enstitüsünün görev bilinci aşılaması] …”
Alıntı236 – Sayfa606 – “… Bizimle aynı yemeği yiyen, bizim giydiğimiz elbiseyi giyen, dizlerine kadar soyunup da bizimle birlikte tuğla çamuru karan, kiremit döken, kirizmada çalışan, eğlencelerimize katılan; bunlardan başka bizleri kültür bakımından yükseltmek için didinen bu insanlar nasıl sevilmezdi? [olması gereken öğrenci öğretmen ilişkisi] … İş parolamız ‘Tempo’ idi. …”
Alıntı237 – Sayfa607 – “… Burada kışın eksi on derecesinde, karlı günlerin fırtınasında soğuktan kazmanın sapını bile zor kavrayabilen elleriyle, bu yerlerin kirizmasını yapan insanı, şimdi, yeşilliklerin koyu gölgesinde mandolin çalarken, yine aynı fidanları tımar ederken görüyoruz. …”
Alıntı238 – Sayfa610 – “… Yalnız bazı arkadaşlar şikayetçi idiler, işe pek yanaşmak istemiyorlardı. Biri: ‘Ben çalışacak olsaydım babamın evinden buraya gelmezdim’ dedi. Böyle düşünenler bir zaman sonra köylerine döndüler. Böylelikle ayıklanmış olduk. … Kendi elimin nasırları ötekilerininkinden az diye sıkılanlar oluyordu. Onları hiç unutamıyorum. …”
Alıntı239 – Sayfa611 – “… ‘Mademki köyü kalkındırma davası içindesiniz, öyleyse yurdu iyice tanımanız lazımdır’ …”
Alıntı240 – Sayfa612 – “… Bizi ilgilendiren bilgileri bırakıp da başka şeyler öğrenmeğe kalkışırsak köy davası halledilemezdi! Köy kalkınması, ancak onu tanımakla ve onu geliştirmeğe yarayan bilgileri öğrenip, yerinde uygulamakla başarılabilirdi. …”
Alıntı241 – Sayfa614 – “… Çalışkan müzik öğretmenimiz H.D.: ‘Ya böyle program dışı çalışmalara razı olmayan, buna önem vermeyen birisi müdür olsaydı, ben ne yapardım?’ derdi. Yapılan işlerin sonunda böyle ürün alınmazsa öğretmenliğin tadı olmazmış. [Kesinlikle] …”
Alıntı242 – Sayfa616 – “… ‘Yaşasın hükümet, Allah hükümetimize zeval vermesin. Artık köylüleri de okutuyor. Evvelce görülmüş şey miydi; ancak zengin olanlar çocuklarını okuturdu’ …”
Alıntı243 – Sayfa617 – “… ‘Hükümet, bu tuğlaları taşıtabilir. Fakat, hükümetin gayesi o değildir. Memleketimizin, iş içinde yetişmiş, bilgisini işle uygulayan insanlara ihtiyacı var’ … Oradan ekmek gelmediği zaman, bayan öğretmenle annesi bize saçta ekmek pişiriyorlar. [mücadele!] …”
Alıntı244 – Sayfa618 – “… Öğretmenlerden bir grup, yatakhanelerimizi, sınıflarımızı geziyor. En temiz buldukları grubun kapısına onur bayrağını asıyorlardı. Okulun her tarafı tertemiz olmuştu. [bu hâla var] …”
Alıntı245 – Sayfa619 – “… ‘İki tane büyük bina yapacaksınız. Başınıza öğretmen vermeyeceğim. Hiçbir işinize de karışmayacağız. Kendi aranızda iş bölümü yapın. Yalnız, buranın kışının çabuk geldiğini unutmayın’ …”
Alıntı246 – Sayfa620 – “… O zamana kadar, yıkanmak için kazaya veya beş kilometre kuzeydeki ılıcaya gidiyorduk. Artık bir hamam yapma ihtiyacını duyuyorduk. Bu binayla binalarımız on üç tane olacaktı. [el yapımı] … Enstitüde herkes kendine düşen vazifeyi, gece gündüz demeden çalışarak başarıyor. Biz inşaatta çalışırken kız arkadaşlarımız da boş durmuyorlar. Onlar da biçki dikiş derslerinde, bize çamaşır ve iş elbisesi dikiyorlar. Yetiştirdiğimiz buğdaylardan, kış için bulgur hazırlıyorlar, inşaatta bizimle beraber teskere çekiyorlar. Harmanda döğen sürüyorlar. …”
Alıntı247 – Sayfa621 – “… ‘Sizi, tatbikat için köylere göndereceğim; erzak vermeyeceğim. Bakalım köylülerle nasıl anlaşacaksınız?’ [staj] …”
Alıntı248 – Sayfa623 – “… Enstitülerin kurucu öğretmen ve öğrencileri buraları cennete çevirdikleri için mi, milliyet duyguları zayıf insanlar olarak teşhir edilmeye kalkışılıyor? Bu kurumların hayatını mistik sıfatıyla değersiz göstermeye kalkışan okuryazarlar hangi işleriyle, hangi çölü vatanlaştırdılar? Yeni pedagojinin ilkelerine göre, milliyet duygusu, lafla değil, işle geliştirilir. …”
Alıntı249 – Sayfa624 – “… Dayanıklı, feragatli ve fedakar köy enstitüsü mensupları, vatanın en uzak köşelerine kadar dağılarak türlü aksaklıklarla sarılı ağır ve zor işlere el uzatmamış olsalardı, son birkaç yıl içinde başarılan işlerin çoğu yapılamazdı. …”
Sayfa625’te “Enstitüler birbirleriyle işbirliği içindeydi.” Notunu düştüm.
Alıntı250 – Sayfa626 – “… Köylü, enstitü öğrencilerinin ne demek olduğunu bilmiyordu. On beş günde koskoca bir binayı bitirdiğimiz zaman, enstitü talebesi ne demektir, nasıl bir öğretmen olacaktır, bunu öğrenmiş oldu. …”
Alıntı251 – Sayfa628 – “…Buradan geri döndük ve bu gezintimizde Ladik ve Yıldızeli Köy Enstitüsü’nü de gördük. Yolumuzun üzerinde bulunan bilmediğimiz şehirleri de gördükten sonra enstitümüze döndük. [yurt gezisi de var] … İnsan, yurdunu gezdikçe daha çok seviyor, daha çok bağlanıyor. Güzelliklerinden zevk, ıstıraplarından da ıstırap duyuyor. Trende, şehirlerde başka başka insanlarla tanışıyor, başka başka şeyler öğreniyorduk. Bu da, bana hatırlatıyor ki, kişi yalnız kitaplarla kalmayıp, insanı ve tabiatı tahlile koyulmalıdır. Gezilerimizde kompartımanın pencerelerinden sızan melodilerimiz istasyonlarda enstitülü olduğumuzu herkese anlatıyordu. …”
Alıntı252 – Sayfa629 – “… ‘köylülerimizi ışığa, metoda, kültüre kavuşturacağız’ … Temelinden tutun da harcına ve çatısına kadar ter katılan, kendi emeğimizle hazırlanan bir binada hayata hazırlanmak ne bahtiyarlıktır…Bu bahtiyarlık her adama nasip değildir ve olamaz da. …”
Alıntı253 – Sayfa630 – “… Allahaısmarladık, ey Çamlıbel’in kesici soğuğu! Allahaısmarladık ey, erek yoldaşları! Allahaısmarladık ey, dikip de yeşillendiğinde oturmadığım söğüt, akasya ve selvi ağaçları! Allahaısmarladık! Babamdan, anamdan çok emekleri olan kıymetli hocalarım! Yeni bir hayat beni bekliyor. O da, köyün bağrında kutsi vazifem ve kültür bekçiliğim. [Bu durumu İstanbul ve Urla’dan köye dönünce yaşamıştım] …”
Alıntı254 – Sayfa631 – “15.10.1946 tarihinde köy enstitülerinde görevi 620 öğretmenin çıktıkları okullar bakımından durumları şöyleydi: 229’u üniversite fakültelerinden, Gazi Eğitim Enstitüsü’nden ve Yüksek Köy Enstitüsü’nden; 209’u Öğretmen Okulu’ndan; 56’sı Kız Enstitüsü’nden; 27’si Ziraat Okulu’ndan; 91’i Sanat ve Yapı Usta Okulu’ndan, 8’i diğer meslek okullarından. Köy Enstitülerinin kadro bakımından çok zayıf olduklarını ileri sürenler, bu öğretmenlerin savaş yıllarında sağlandığını, gönüllü olarak işe girdiklerini bilmelidirler. … Enstitülerde elde edilen başarıların büyük payı bu kurumlarda, birçok zorluğu göze alarak çalışan fedakar öğretmenlere aittir. …”
Alıntı255 – Sayfa632 – “… ‘Türküm, doğruyum, çalışkanım…’”
Alıntı256 – Sayfa633 – “… Beşinci sınıftan Seyit Karslı dünyanın hareketlerini arkadaşları ile konuşacak, sonra ‘neler yapalım, neler yapmayalım?’ saatini açacağız. …”
Sayfa635’te öğrencilerin 23:00’de yatağa girdiğini, 06:00’da uyandığını not düştüm.
Alıntı257 – Sayfa636 – “Öğretmenlerine soruyorum: ‘Bugün soğuk nasıl?’ ‘Dünkü kadar’, diyor, sabah saat 8.00’de nakıs 20 derecede idi. Fakat kuru soğuk insanı rahatsız etmiyor. …”
Alıntı258 – Sayfa636 – “26/1/1946: Bugün Cumartesi, posta günü. Gelenlere cevap vermek, hafta sonu ders defterlerini kontrol etmek; kültür, iş, sanat, nöbet ve ziraat icmallerini yapmak; önümüzdeki haftanın programını vaktinde hazırlamak; öğretmenlere vazifelerini dağıtmak ve nihayet, bu akşamki eğlence programını başkanla beraber tespit etmek; öğleden sonraki odun ve temizlik seferberliğini programlaştırmak; derslik ve yatakhaneleri mazotlatmak; üst, baş, saç muayenesi yapmak; yeni gelen öğrencilere elbise dağıtmak; hepsi, hepsi, bugün olacak ve bitecek. Günlük kontroller birbirini takip ederken, günler de birbirini kovalıyor. Bayrak merasiminden sonra her grup öğretmeni ile vazifesini aldı. İşte bir kısmı yine buzları kırmağa bende gidiyor. Bir grup odunları topluyor. Sınıflar boşaldı, koridorlar karla süpürüldü. Yatakhaneler mazotlandı ve yine akşam oldu. …”
Alıntı259 – Sayfa638-639 – 4274 sayılı kanunun 10. Maddesini aynen aşağıya yazıyorum. Köy Öğretmen ve Eğitmenlerinin Görevleri – MADDE 10 – Köy eğitmen ve öğretmenlerinin vazife ve salahiyetleri ikiye bölünür: A) Okul ve kurslarla ilgili işler; B) Köy halkını yetiştirmekle ilgili işler. A) Köy eğitmen ve öğretmenlerinin okul ve kurslarla ilgili vazife salahiyetleri şunlardır: 1. Köy okulu binasının, işliğinin yapılışında ve bahçesinin, kuruluşunda çalışmak; 3803 sayılı kanunun on birinci, 3238 sayılı kanunun beşinci maddelerine göre bu okullara verilen eşyayı iyi bir şekilde muhafaza etmek; hayvanlara bakmak ve onları üretmek; 2. Okula mahsus araziyi örnek olabilecek şekilde işlemek, boz bırakmamak; 3. Köy okulu işliğini, köylülere de faydalı olabilecek şekilde işletmek; 4. Köyde okul talebesinin eğitim ve öğretimiyle ilgili her türlü tedbirleri almak ve aldırtmak; 5. Talebenin sağlık durumlarını tehdit edici vakaları önlemeğe ve gidermeğe çalışmak ve bunun icap ettirdiği tedbirleri almak ve aldırtmak; 6. Teftiş bölgesine giren köylerin okul binalarını yapmak fidanlıklarını kurmak gibi elbirliği isteyen işlerde birlikte çalışmak ve yardımlaşmak. B) Köy eğitmen ve öğretmenlerinin köy halkını yetiştirmekle ilgili vazife ve salahiyetleri şunlardır: 1. Köy halkının milli kültürünü yükseltmek, onları sosyal hayat bakımından asrın şartlarına ve icaplarına göre yetiştirmek, köy kültürünün müspet kıymetlerini yaymak ve kuvvetlendirmek için gereken tedbirleri almak; milli bayram günlerinde, okulların açılışlarında, mahalli ve milli adetlere göre kutlanan iş günlerinde törenler yapmak ve bunları, halk türküleri, oyunları, marşları ve müzik aletleri esas tutulmak suretiyle tertip, tanzim ve idare etmek; köy halkını radyodan azami derecede faydalandırmak; 2. Köyün ekonomik hayatını geliştirmek için ziraat, sanat, teknik alanlarında köylülere örnek olabilecek işler yapmak; okullarda sergiler açmak ve diğer münasip yerlerde panayırlar açılmasına yardım etmek; istihsalin artırılması ve ürünlerin kıymetlendirilmesi, köy iş hayatının canlandırılmasıyla ilgili tedbirlerin alınmasında köylülere gereken yardımlarda bulunmak; gidip gelinmesi mümkün yerlerdeki Pazar, sergi, panayır, fuar, müze gibi ekonomik hayatın gelişmesiyle ilgili kuruluşlarla halkı ve talebeyi bilgilendirmek, onların buraları ziyaret etmelerine kılavuzluk etmek; ormancılığa ait bilgilerin artırılmasına çalışmak ve ormanların faydalarını ve korunmalarını anlatmak; kurulmuş köy ormanlarının bakımıyla korunmasında ve yeniden kurulacakların kurulmasında yardım etmek; 3. Köyde ve yakın muhitlerde bulunan tarih eserleriyle memleket güzelliklerini teşkil eden tabii ve teknik kıymeti haiz eser ve anıtların onarılması; neslinin tükenmemesi ve körelmemesi lazım gelen hayvan ve bitki cinslerinin tesbiti ve korunmasıyla ilgili işlerde muhtarla, köylülerle ve ilgili diğer teşkillerle beraber çalışmak; 4. Köy halkının saadet ve felaketiyle ilgili bütün işlerde elden gelen her türlü yardımı yapmak, gerekli koruyucu tedbirleri almak ve bu gibi hallerde hükümet teşkilatını ilgilendiren işleri zamanında ilgililere yazı ile bildirmek veya gidip haber vermek; 5. Devletin ve köy halkının umumi menfaatleri ve mukadderatıyla ilgili Milli Müdafaa, imece, asker ailelerine yardım, orman ve köy yangınlarını söndürme, ortaklama ziraat ve nakil vasıtaları edinme, her türlü kooperatifleri kurma ve işletme gibi hususlarda köylülerle işbirliği yapmak ve bu işlerin icaplarına göre çalışmak; 6. Muhite ve temin edilecek vasıtalara göre köy gençlerinin yüzücü, kayakçı, güreşçi, binici, atıcı, avcı, bisiklet, motosiklet ve traktör kullanıcı gibi hareketli ve canlı vasıflarla yetiştirilmeleri için gereken her türlü teşebbüslerde bulunmak, mümkün olan tedbirleri almak ve bu hususların gerçekleşmesi için çalışmak. …”
Alıntı260 – Sayfa640 – “… Sadece cebindeki diplomasına güvenerek köye gidecek bir öğretmen bunların altından kalkabilir mi? …”
Alıntı261 – Sayfa641 – “… Bir öğretmene verilen ve aşağıdaki çizelgede mikarı ve nevi gösterilmiş bulunan vasıtaların köy için o derece önemi ve değeri vardır ki birçok köyde, köyün bütün ailelerine ait iş vasıtaları bir araya toplansa onların topu öğretmene verilen vasıtalar kadar tutmaz. İş vasıtaları bu kadar eksik ve kıt olan bir köyün canlanmasına imkan var mıdır? Böyle köyde teknik ilerleme mümkün olabilir mi? …”
Alıntı262 – Sayfa643 – “… İnsanlara iş gördürmek isteyenler, üçe ayrılırlar: 1) Yapılacak işin nasıl yapıldığını bilmeyerek esir ve köle çalıştırır gibi adam çalıştırmağa kalkışanlar. 2) Yapılacak işin tekniğini, önemini, değerini ve şartlarını bilen bir şef sıfatıyla iş gördürenler. 3) Gördürülecek işin türlü bakımlardan değerini ve toplum hayatına yapacağı iyilikleri kestirebilenler. İkinci ve üçüncü gruba mensup kimseler, enstitü mezunlarından memnundurlar. Köy enstitüsü mezunları, birinci kategoriye girenlerin idaresinde hem kendileri hem de memleket için faydalı olamazlar. Bu noktanın açıkça anlaşılması lazımdır. Çünkü, pedagoji tarihinde bu zihniyetle idare edilen insanların emeklerinden fayda elde edilemediğini gösteren binlerce misal vardır. … Halbuki onlardan beklenilen işlerin başarılmasının tek şartı köye yerleşmektir. Hem de iş vasıtalarıyla mücehhez olarak. …”
Alıntı263 – Sayfa644 – “… Yurt yoksul insanların değil, varlıklı ve mesut insanların yurdu haline gelmeli; onun her tarafından neşe, sağlık ve bahtiyarlık fışkırmalıdır. Bu ülküye yaklaşmanın ana şartlarından biri, köye iş yapmasını bilen öğretmeni ve iş araçlarını sokmaktır. …”
Alıntı264 – Sayfa645 – “… Uygulanamayan bilgi boş ve lüzumsuz bilgidir. …”
Alıntı265 – Sayfa650 – “… [Köy öğretmeninin durumu] Şimdi en önemli iş, kendimi köye yerleştirmekti. Fakat ne bir kat yatak ve ne de bir lokma yiyecek vardı Yatmaya, ta 1,5 saat uzaktaki akrabalara gidiyordum. İşte bu vaziyetler, öğretmenlik hayatımın en azcıklı safhalarını teşkil eder. Sabahtan ağzıma bir lokma bir şey almadan, öğleye kadar ders veriyor ve bir öğrencinin getireceği iki yumurta ile bir parça ekmeği bekliyordum. Hoş, bazan da getirmiyorlardı ya… İşte o zaman bana, kasaba yolu bir ölüm yolu gibi geliyordu. Çünkü ekmek ve yemek ancak oradan sağlanabiliyordu. Köy öğretmenlerinin nasıl şartlar altında, vazife yaptıklarını bilmeyen efendilerin dedikoduları ve öğretmen arkadaşlarımın aynı dert ve aynı sefalet içerisinde yüzmeleri umutlarımı kırıyor, bütün düşüncelerimi felce uğratıyordu. Ama bunların hepsine ister istemez kulak kapamak gerekiyordu. …”
Alıntı266 – Sayfa651 – “… Çocuklarla bir öğrenci kooperatifi açarak, kârıyla fakir çocukların defter, kalem ve kitap gibi ufak ihtiyaçlarını temin ediyorduk. …”
Alıntı267 – Sayfa653 – “… Enstitü mezunu köy öğretmenleri ziraat işinden vazgeçirilirse, hem enstitüler hem de köy okulları temelinden yıkılırlar. Tarım işlerinden uzak kalan okul köyü canlandıramaz. Ziraata dayanmayan, onun yerine sadece maaş veya ücret şeklinde belli bir paraya bağlanan öğretmen, maddi yönden de bu işten çok zararlı çıkar. Varlık, sanat ve ziraatla sağlanır. …”
Alıntı268 – Sayfa653 – “… Oradan geldiniz, gene oraya dönüyorsunuz. [beni andırıyor] …”
Alıntı269 – Sayfa657-658 – “… Köy enstitüleri hakkında doğru, hakikate uygun bir fikir almak isteyenler, Falih Rıfkı Atay’ın 27.9.1946 tarihli ULUS gazetesinde çıkan şu yazısını okumalıdırlar: Amerikan Kongresinin ilk kadın saylavı Miss Jeannette Rakin, köy enstitüleri hakkında şöyle diyor: ‘Siz demokrasiye ulaşmanın gerçek yolunu bulmuşsunuz. Bu enstitüler tamamiyle mütecanis, muvazeneli ve ahenkli bir cemiyet tipinin birinci garantisidir. Enstitülerinizde memleketin kendi bünyesinden fışkırma, kuvvetli ve sıhhatli bir gençlik buldum.’ Afrika’yı, İtalya’yı, İran’la beraber bütün Ortadoğu’yu dolaşarak Türkiye’ye gelen tanınmış Portekiz gazetecisi Manuel L. Rodriques, enstitüler hakkındaki görüş ve duyuşlarında daha da heyecanlıdır: ‘Kanaatim şudur ki, bütün dünyada eşine hemen hemen hiç rastlanmayan çok orijinal ve cidden cesaretli bir teşebbüs. Burada yetişen köylü gençleri tekrar köylerine geri yollamak ve oradaki çocukları yetiştirmek üzere vazifelendirmek fevkalade bir buluş. Ders programlarına gelince, köyü ve köylüyü maddi ve manevi bakımdan kalkındırabilecek şeylerin hemen hepsini toplamıştır. Türkiye’nin köy enstitüleri, birçok memleketlere olacağı gibi, Portekiz için de çok güzel bir örnektir. Bilirsiniz ki, Portekiz’de köyler birbirlerine oldukça uzak kurulmuşlardır ve gene esefle kaydedeyim ki, çoğu bugün öğretmensizdir. Sizin enstitüleri görmekle, elime, eğitim sahasında işlenecek ve yurduma fayda getirecek çok geniş bir mevzu geçirmiş oldum.’ …”
Alıntı270 – Sayfa659 – “…Burada şu ünlü sözleri hatırlatmak isterim: ‘Daha güzeli sebep göstererek çürütülmeyecek hiçbir kaide yoktur’. … ‘Birkaç sinek yarası, cesur ve kuvvetli bir atı yolundan alıkoyamaz.’”
Alıntı271 – Sayfa666 – “… Demokrasinin gelişip tutunabilmesi her şeyden önce eşit haklara sahip ve çağımız medeniyetinin icaplarına göre çalışabilen, görevi her şeyin üstünde tutan toleranslı yurttaşlara bağlıdır. …”
Alıntı272 – Sayfa667 – “… İleri cemiyetler bu gibi problemlerle uğraşırlarken Türkiye’de ilköğretimi gerçekleştirmeye çalışanları komünistlikle ittiham etmeye kalkışmak pedagoji tarihimiz için bir leke teşkil etmez mi? … [White House Conference on Rural Education]”
Alıntı273 – Sayfa673 – “… Enstitülere öğretmen tayin ederken men’şe meselesine bağlanarak öğretmenler arasında fark yaratmak, bir kısım öğretmenlerin gizli roller oynamalarına göz yummak veya bu gibileri hoş karşılamak, bu kurumlara kin, gayz, nefret, öç alma gibi zehirleri sokar. Bütün öğretmenler kardeş olmalıdırlar; birbirlerine yardım ederek, birbirlerinin eksik taraflarını tamamlayarak çalışmalıdırlar. Bu yapılmayacak olursa, köy eğitiminin gelişmesine hizmet edilemez. Köy okullarının ve enstitülerinin önüne engeller çıkarmaya teşebbüs edenleri desteklemek, bu kurumları normal şekilde gelişmeden alıkoyarak köreltmek, köyün canlanmasını, memleketin yükselmesini istememek demektir. …”
Alıntı274 – Sayfa675 – “… Onun için denetleyici elemanı türlü tedbirlere başvurarak ve sürekli pedagojik neşriyatla besleyerek değerlendirmek, canlandırmak lazımdır. … [eğitim koordinatörü lazım]”
Alıntı275 – Sayfa678-679 – “… Serbest okumaya değer verilmeyen eğitim kurumlarında, kitap yakan, kitaplıklara kilit vurabilen, okunmaları istenilmeyen gazete veya dergileri okuyan öğrencileri eşkıya takip eder gibi kovalayan, gaddar kara cahiller peyda olur; toleranstan eser kalmaz; jurnalcilik, hafiyelik makbul sayılan hizmetler arasında yer alır; müstebitler kahraman kesilirler. Böyle okuldan nefret edilir; öğretmen ve idarecilerine kin beslenir. Böyle okul, geriliğe bütün kapılarını açar; Cumhuriyet’e hizmet eden bir kurum olamaz; bilakis o, Cumhuriyet’in getirdiği değerlerin hepsini çürütür; onu temelinden yıkan bir vasıta haline gelir. Bu felaketi elbirliğiyle önlemenin çaresi, sayıları milyonları bulacak ve okullarda eğitilecek olan gençleri, köyde veya kentte nerede bulunurlarsa bulunsunlar, sistemi bir şekilde serbest okumaya sevk ederek onlara okuma alışkanlığını kazandırmaktır. … Herhangi bir sebeple okumaktan mahrum kalanlar, ekmek ve sudan mahrum kalmış olanlar derecesinde sıkıntı, acı duyabilmelidirler. Bireyleri, kültür denilen gıdayla beslenmeyen cemiyetler için, yaşama hakkı tanınmayacak bir çağın ve uygarlığın içine girmeye mecbur olduğumuzu unutmamalıyız. …”
Alıntı276 – Sayfa682 – “… Ülkücülüğü gerçek davalar üzerine tevcih etmemiz lazımdır. Köyler, insan kırıcı hastalıklardan kurtarılmadığı müddetçe rahat yüzü göremeyiz; varlıklı, sıhhatli insanların yurdu olan bir vatana kavuşamayacağız. … [şu an o sorun yok gibi..]”
Alıntı277 – Sayfa683-684 – “… Memleketin topyekun kalkınması; şehirliler ile köylüler arasındaki korkunç farkın ortadan kaldırılması; köylerde oturan yurttaşların bilinçli vatandaşlar haline getirilmesi, seviyelerinin yükseltilmesi, köy kümelerinin ortasında kültür merkezlerinin yaratılmasına bağlıdır. Başka hiçbir kuvvet veya teşkilat, köylüleri geri zihniyetlerin, softaların, kötü maksatlar için politikacılık yapanların, sömürücülerin pençesinden kurtaramaz. Köy enstitüleri şimdiden bulundukları kesimler için birer kültür merkezi haline gelmeye başlamışlardır. Oyun ve spor alanları, açık tiyatroları, fidanlıkları, damızlık hayvanları, motorları, işlikleri, öğretmen ve öğrencileriyle etrafa çeşitli etkiler yaparak buralara türlü vesilelerle gelenlere faydalar sağlayarak varlık haline gelen enstitülerin rolünü oynayacak bölge okulları çoğalınca, bütün köylü yurttaşları da yeni uygarlığın nimetlerine kavuşmuş olurlar. Elverir ki yeni eğitim kurumları bu zihniyetle işletilebilsin; bunların kapıları yurttaşlara her zaman açık bulundurulsun. … [oyun dostu okul projesi?]”
Sayfa684’te kooperatifleşmeyi not düştüm.
Alıntı278 – Sayfa686 – “… Planlı çalışan bir millet haline gelebilirsek, toplum hayatının başka safhalarında da -önümüzdeki beş yıl içinde- önemli değişmeler olacaktır. Mesela çeşitli iş alanları bugünkünden daha çok motorlaşacak, Cumhuriyet’in getirdiği ilkelere göre yetişmiş gençler daha önemli rollere sahip olacaklar, en mühim işlere karar verilirken fikirlerini söylemeye, oylarını kullanmaya başlayacaklardır. Demokrasi idaresi süratle gelişerek, gerçekten müstait ve çalışkan olanlara bütün yolları açacaktır. Müspet işe, bilimsel esaslara, memleket realitelerine dayanmadan hile ve düzenle sahneye çıkmak ve burada tutunmak isteyenler gitgide azalacak, böyleleri için yollar kapanmaya, darlaşmaya yüz tutacaktır. Zengin köy kaynağından taze kuvvetler fışkıracak, bunlar önemli işlere el koymaya başlayacaktır. …”
Alıntı279 – Sayfa687 – “… İnsan, sadece cumhuriyetçiyim, halkçıyım, devletçiyim, milliyetçiyim, devrimciyim, laikim demekle bu sıfatları kazanmış olmaz; bunu işle, hareketle, eser yaratmak suretiyle göstermek, ispat etmek gerektir. …”
Alıntı280 – Sayfa688 – “… İnsanoğlunun kazanacağı en büyük zafer, korkuyu yenmesiyle elde edilecek zaferdir. … Köylerde çalışanların, önümüzdeki yakın yıllarda karşılaşacakları en önemli meseleler bunlardır. Yetkili makamlarda bulunanlarla, işbaşındaki öğretmenler ve uzmanlar el ele vererek, ilgili halkı da içlerine alarak, samimi bir işbirliği yaratabilirlerse bu meseleler kolay çözülür. Onların çözülmeleri köyün ve bütün yurdun süratle canlanmasını sağlar. Yurt canlandıkça halk saadete, neşeye, hürriyete, refaha, kültüre, yeni uygarlığa tam manasıyla kavuşur; yeni bir hayat anlayışına bağlanır. Bu ülküye doğru koşmalıyız!”


Bir yanıt yazın