martin eden

KİTAPLARIMI SATMIŞTIM, NEDEN ŞİMDİ BÖYLE DAVRANIYORLAR? Martin Eden Kitap İncelemesi

Martin Eden, tam okumam gereken zamanda okumam gereken bir kitap oldu. Özel hayatımda veya iş hayatındaki yaşımın ve yaşadıklarımın getirdiği belirsizlikleri benimle birlikte yaşayan bir karakter Martin Eden. Aşkı karşılıksız sanan bir karakter. “Yalan söylüyordu” diyor. Hiçbir vasfı yokken yaklaştığı kız onu değiştirmeye çalışıyordu. Bir anda güçlenince kız karşılıksız onunla evlenmek istedi. Nedir bu? Son zamanlarda karşılaştığım ve gözlemlediğim binlerce aşk hikayesinden biri. Kız erkek meselesi değil. Çıkarcılık. Yemekten kovulan Martin, kitapları satınca yemeklere davet edilir oldu. Neden? Yazdığı kitaplar hep vardı, ama şimdi satıyorlar. Şimdi parası var.

Martin Eden bunu savunuyordu zaten. “Dünya” diyordu, “güçlülerin.” Ama bu durum kendi başına gelince kaldıramadı. İnsanların pisliklerini görmek ona yaramadı. Dayanamadı. Aç kaldığında karnını doyurmayanların tok olduğunda tepsi tepsi yemek taşıdığını görmeye dayanamadı.

Kendi gibi olmamamın acısını hissetti Martin Eden. Onun metaforu bir kadındı. Bir kadın uğruna değişmek istedi ve değişti, gelişti, geliştiğini sandı. Önceleri sahip olmak istediği şeyleri, aralarında olmak istediği kişileri ilahlaştırmıştı ve muazzam gözüyle bakıyordu. Sonra içlerine girdi. Hepsi iğrençti. Değersizdi. Cahillerdi. Uğruna değiştiği kadın, sevdiği kadın değildi. O kadın, kafasında tasvir ettiği bir kadındı. O kadın, o kadın değildi aslında. Zihni kaybolmuştu. Binlerce kitabın arasında, binlerce iğrençliğin arasında yaşamanın bedelini ağır ödüyordu Martin. Ait olmadığı yerdeydi. Ait olduğu yeri de bilmiyordu. Hep aynıydı Martin. Hiç değişmemişti. Ne değişmişti? Bilmiyordu.

Kitabın başında çelişkili kadın emaresinden ve klasik “zengin kız fakir oğlan” edebiyatı olduğundan şüphelenmiştim Martin Eden için. Değildi. Zengin olan Martin’di aslında. Belliydi. İnsanların yıllardır okulunu okuyup ilerlediği konuları Martin sevdiği kadın için başlayıp kendi hazzı ile devam edip çok kısa sürede öğrenmişti. Asıl zenginlik buydu. Yazdıkları satmamıştı, açtı ve herkes onun yüzüne dönüyordu. Birkaç kişi hariçti. Aynı yazdıkları satmaya başlayınca herkes ona tapar oldu. Ne tür bir iğrençlik bu? Bunu yaşamak çok ağır. Biliyorum ki o yüzden bu kitaptan çok etkilendim. Martin Eden, karakter olarak çoğunlukla beni yansıtıyor çünkü.

“Geri dönüp hafızasının koridorlarında kayıtlı tüm geçmiş heyecanlarını, vaktiyle kendisini tutuşturmuş kıvılcımları; şarabın sarhoşluğunu, kadınların okşamalarını, itişip kakışmaktan ve bedensel mücadeleden aldığı zevki gözden geçirdi; o anda hazzını duyduğu ulvi ateşin karşısında ne kadar abes, ne kadar değersiz, ne kadar bayağıdılar.” Martin bunu demişti Ruth’u görünce. Aşktı bu. Aşk mıydı bu? Çok şiddetli bir duyguydu. Neden sonrasında yok oldu? Martin aynıydı. Hayır. Martin aynı değildi. Martin’i değiştirmişlerdi. Martin saf duygular içindeyken ondan beklentileri çok yüksekti. Kendilerine göre değiştirmeye ve istedikleri insana çevirmeye çalışmışlardı. Martin bunu yapmadı. Martin okudu, sevdiği kız için entelektüelitenin basamaklarını tırmanmayı kabul etti ve tırmanınca o bilgi yoğunluğundan bu insanların ne kadar bayağı olduğunu farketti. Belki ben de bir gün böyle diyeceğim. Çünkü benim de duygularım yok oldu.

Şu notu düşmüşüm kitabın ortalarında: “Martin, Ruth için, aşkı için çabalayan ve bu çaba sonunda aydınlanan biri, en azından bu okuduğum yere kadar.” Gerçeği farketmesi yakın. Gerçekler nedir? Gerçek niye kabullenmesi için bu kadar bedel ödenmesi gereken bir şeydir?

Kitabın ortalarında yer aldığım “bu duyguya ihtiyacım var.” notlarına bakıyorum. Sonra, kitabın sonundaki Martin Eden’a bakıyorum. Duygular anlık. Anlık yaşanıyor ama uzun vadede ne gerçek bilmiyorum. Çıkarcılık ve insanoğlunun akılalmaz pislikliği mi gerçek? Belki de kapitalizm en uygun sistem insana. İnsan pislik bir varlık ve gerçekten güçlü daha güçlü, zayıf daha zayıf oluyor ve burada insanın kim olduğu önemli değil. İnsanın varlığı ve sahip olduğu önemli. Geri kalan her şey, aşk, sevgi, karşılıksız olan her şey yalan. Yalan. Yalan mı?

Eee, tabi bir de demişim ki “gerçek aşkı ve sevgiyi bu bölümdeki gibi ne zaman yakalayacağım?” İşte aşk böyle bir şey. Kitabın ortasında bu aşka gerçek aşk diyorum. Bu aşk bile gerçek aşk değil. Gerçek aşk ne? Duygusuzluk çok yüksek. Martin Eden kitabına ayna gözüyle bakıyorum…

2 Mayıs 2026’da kitabın üzerine aldığım bir notta şunu demişim: “son iki cümle, benim hayattaki sürekli yazma sebebimi açıklıyor.” İnanılmaz! Martin Eden ile üretme alışkanlığı sebeplerimiz bile benziyor! Ne ki o iki cümle? “… Böyle bir makale yazmak, zihnini temizleyip boşaltarak yeni malzemelere, yeni meselelere amade kılmak üzere giriştiği bilinçli bir çabaydı. Bir açıdan hakiki veya hayali tasalarla dertlenen erkek ve kadınların, uzun ve çileli sessizliklerini düzenli fasılalarla bozup söyleyeceklerini bitirene kadar ‘fikirlerini hararetle beyan etme’ şeklindeki ortak alışkanlıklarına benziyordu.”

ve ekliyordu Martin: “Ben yine de kendi hazlarımı insanoğlunun ittifakla verdiği hükümlerden önemsiz görmeyeceğim.” İşte bu! Kitabın kilit cümlelerinden. Martin’i aç bırakan da, burjuvadan yemek daveti aldıran da bu tavırdı!

12 Mayıs 2026’dan bir not daha: “Bu aralar yaşadığım durum. Brissenden, benim arkadaşlar. Martin Eden, ben. Sevgiyi, sevdayı aşk zannediyorum. Denizlere dön Martin! Sana layık biri mutlaka çıkacak. Daha çok toysun… Bu kitap her şeyiyle beni anlatıyor…” Geçmişi olmayan, geleceği önündeki mezardan, bugünüyse içindeki canhıraş hayat ateşinden ibaret bir adam Martin.

“… Halbuki Martin, daha birkaç yıl öncesine kadar çamurun içinden başını kaldırıp yukarıya, bu harikülade varlıklara bakarak onları Tanrı yerine koyuyordu. …” Ben de böyleydim, demişim. Ve Martin ekler: “… Halbuki düşünsene, bir zamanlar bütün masumiyetimle yüksek makamlarda oturan, güzel evlerde yaşayan, banka hesabı olan eğitimli insanların ne kadar değerli olduklarına inanırdım.”

Yaşlı hissetmek, ait olamamak.. Bana da derler: “Emirhan, sen çok yaşlanmışsın, ruhun ölmüş!” Hayır be! Zihnim sizinkinin hiç olmadığı kadar çok konuşuyor, ondan! Anlayamazsınız. Anlayan bunu demez zaten. Martin’e de demişler: “… Onunla bu gençler arasında, devasa bir uçurumun ağzı gibi açılmış binlerce kitap vardı. Kendini bu çocuklardan sürgün etmişti. Bilginin o engin dünyasında, artık evine dönemeyecek kadar ilerilere uzanmıştı. Öte yandan o da bir insandı, başkalarıyla beraber olmaktan hoşlanıyor ancak bu ihtiyacını tatmin edemiyordu. Kendine yeni bir ev bulamamıştı. …”

“… kendi kurtuluşu için çalışan Martin Eden’ın, sonunda gözleri açılır, içine dahil olmak istediği burjuva toplumunun içyüzünü anlar ve yaşamak için nedeni kalmaz. İntiharı, bireyciliğin yenilgisidir.”

Çok daha fazla notum var kitabımda. Jack London’a teşekkür ederim, hayatıma ayna tutup böyle bir karakter yarattığı için. Daha neler var zihnimde buraya yazamadığım…


Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir